Sonntag, 10. Oktober 2021

RUSYA VE TÜRKİYE YÖNETİMLERİNE VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GÜVENLİK KONSEYİ'NE DUYURU VE UYARI!

RUSYA VE TÜRKİYE YÖNETİMLERİNE VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GÜVENLİK KONSEYİ'NE DUYURU VE UYARI!

 

adaletle hükmetmeyi öneren tekTANRInın adıyla

 

Suriye'de çözülmesi gereken pek çok sorunlardan birisi de İdlib sorunudur. Şu anda “Heyet Tahrir eş Şam” (HTŞ) isimli örgüt İdlib'e hâkim durumdadır. Fakat Rusya ve Esad rejimi bu örgütü teröristlikle suçlamakta ve onun İdlib'i terketmesini istemekte ve o örgüt tarafından saldırılar geldiğini iddia edip, İdlib'e saldırmakta ve terörle ilgisi olmayan masum sivilleri katletmektedirler. Bu katliamlara izin verilmemesi gerekiyor. Bu haksızlığın durdurulabilmesi için de bazı noktalara açıklık getirmek durumundayız.

Şimdi şunu soralım: “Heyet Tahrir eş Şam” (HTŞ) isimli örgüt, bir "terör örgütü" müdür? Onun bir terör örgütü olduğunu iddia edenler, hangi yetki ve ölçüyle iddiada bulunmaktadırlar?

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, HTŞ'nin, "El Kaide ile bağlantısı olduğu"nu öne sürerek o örgütün "terör örgütü" sayılabileceğini öne sürmekte olduğu söylenmekte. Bu konuda tam karar verdi mi bilmiyoruz. Eğer bu konuda tam karar verilmediyse, Rusya'nın da o örgütü teröristlikle suçlamasının bir haklılığı kalmaz.

Hem Suriye'de bulunan örgütlerin terör örgütü olup olmadığı kararını kim verecek, kim verebilir? Bu konuda karar verme yetkisi ancak Suriye devleti olabilir. Fakat Suriye devleti ve hükümeti, meşru bir devlet ve hükümet midir?

Birleşmiş Milletler Esad rejimine meşruiyet veriyor mu? Veriyorsa, hangi ölçülere dayanarak meşruiyet veriyor? Zulüm ve diktatörlüğüne karşı çıkan bir isyandan sonra diktatörlüğünü korumak, iktidarı halk çoğunluğunun seçeceği başka biriyle paylaşmamak için ülke insanlarından yüzbinlercesini katlettiren, onbinlercesini işkenceden geçiren, binlercesini kimyasal silahla öldüren ve milyonlarcasınıçe zorlayan diktatör ve rejimin varlığı ve yönetimi nasıl meşru olabilir? Böyle çok büyük suçlar işlemiş bir lider ve yönetimin cezalandırılması gerekmez mi? Bu yapılamıyorsa en azından o suçluların yönetimine meşruiyet vermemek ve onu Birleşmiş Milletler'den atmak gerekmez mi?

Bunlar yapılmadığına göre, demektir ki BM, Esad'ı, rejim ve yönetimini "meşru" kabul etmektedir.

Eğer BM Esad rejimini meşru kabul ediyorsa, Suriye'de söz hakkı Beşar Esad yönetiminindir. Söz hakkı Esad yönetiminde olduğu kabul edildiği takdirde, Suriye'de bulunan örgütlerin terör örgütü olup olmadığının kararını vermek de söz sahibine düşer.

Esad yönetimi ise HTŞ'yi terör örgütü saymaktadır. Fakat HTŞ, Suriye diktatörünün kötülüklerine karşı savaşmış ve İdlib halkını devlet teröründen korumaya çalışan savaşçılardır. Bu savaşçıların geçmişte El Kaide gibi terör örgütleriyle bağlantısı olmuş olması, onların terörist olduğunu isbata yeter mi? Eğer "yeter" denirse, bu takdirde SDG ismini almış olan YPG'nin de terörist kabul edilmesi gerekecektir. Çünkü bu ABD tarafından 55 bin tır silahla silahlandırılmış örgüt, PKK terör örgütünün Suriye koludur. YPG ve SDG terör örgütü kabul edildiğinde onlara da savaş açılması ve onların Suriye'den çıkarılması gerekir.

HTŞ terör örgütü sayılıp İdlib'ten atılmak istenirken, YPG ve SDG Suriye'den neden atılmıyor? İşgal ettikleri yüzde yirmiikilik Suriye toprakları neden ellerinden alınmıyor? Oysa adalet, onların da oradan atılmasını gerektirir. Bu adaletin gereği neden yapılmıyor? Bu adalet sağlanmadığı takdirde Rusya ve Esad yönetiminin HTŞ'yi teröristlikle suçlama ve onları oradan çıkarma hakkı kalmaz.

Suriye'de Suriyeli Arapların topraklarını bir terör örgütüyle işgal altında tutan Amerika Birleşik Devletleri ise, YPG ve SDG'ye meşruiyet vermekte ve onları terör örgütü saymamaktadır. Bunu da, o örgütlerin IŞİD'le savaşmış olmasına bağlamaktadır. Fakat bir terör örgütü başka bir terör örgütüyle savaştığında meşruiyet kazanmaz. Ancak içinde bulunduğu toprakların devletine teslim olup silah bıraktığında veya o devletin savaşçısı olmayı kabul ettiğinde meşruiyet kazanır. Suriye devleti ise BM'ye göre meşru bir devlet olduğundan söz hakkı ABD'nin değil, Esad rejiminindir. Bu durumda YPG ve SDG'nin meşruiyet kazanması, Esad rejiminin elindedir. YPG ve SDG ise, Suriye devletine teslim olmamış ve bir kısım Suriye topraklarını da başka bir devletin yardımıyla işgal altında tutmakta ve bir devlet kurmaya çalışmaktadır. O örgütlerin çalışması durdurulmadığı takdirde ve durdurulmayacaksa ve ABD oradan çıkarılmaya mecbur edilmeyecekse, bu takdirde HTŞ'ye de kimsenin dokunma hakkı kalmaz.

Eğer BM Suriye diktatörüne meşruiyet vermiyorsa ve "Esad'ı yönetimindekilerle birlikte uluslararası bir mahkemeye çıkarıp yargılatacağız" diyorsa, bu halde Suriye'de her örgüt ve her ülke istediği gibi hareket edebilir. Bu da, "kaos" demek olur. Ve Suriye'ye hiçbir zaman barış ve demokrasi gelmez.

Bunlar da gösteriyor ki: Birleşmiş Milletler adaletle hareket edip doğru ve isabetli bir karara varmak ve gerekeni yapmak zorundadır.

BM'ce Esad'a meşruiyet verilirse ve veriyorsa, ABD Suriye'den çıkmak ve YPG/SDG'yi de terketmek zorunda kalır. Çünkü Esad yönetimi Rusya ve İran'ı davet etmiş, ama ABD'yi davet etmemiştir. Türkiye ise, sınırlarını korumak için YPG ve PKK terör örgütüne karşı savaşmaktadır. Eğer Esad yönetimi bu savaşın durmasını istiyorsa, YPG ve SDG'nin silah bırakıp Suriye devletine teslim olmasını sağlamalıdır. Bu sağlama yapılmadığı sürece Türkiye Suriye'de bulunmaya devam edecektir ve bunda hakkı vardır.

Dolayısıyla İran, Rusya ve Esad rejimi İdlib'den uzak durmak zorundadır. İdlib'e saldırıldığında Türkiye'nin de bu saldırılara karşılık verme hakkı vardır.

HTŞ'nin Esad'ın devlet terörüne karşı savaştığı ve İdlib halkını korumaya çalıştığı da unutulmamalıdır.

YPG'ye özerklik verilecek olursa, HTŞ'ye de özerlik vermek gerekecektir.

BM'nin vereceği kararda "Esad ve rejimi meşru değildir" denirse, Esad'ı devirmek ve yönetimini yıkmak şart olur.

BM'de verilecek karar oylamasına bütün devletler katılmalı ve çoğunluğun oyu geçerli olmalı.

En nihayet şimdi söz ve karar: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ndedir.

Lütfen kararınızı veriniz! Ama bu karar adaletli olmazsa, kararınız reddedilecektir.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Not 1: Türkiye İdlib'de HTŞ'nin Rusya ve Esad'ın kontrolünde olan bölgelere saldırıda bulunmasını önlemek zorundadır. Fakat İdlib'den bir saldırı yapıldığında bunun HTŞ tarafından yapıldığını kanıtlamak gerekir. Kanıt yoksa, Rusya ve Esad'ın İdlib'e saldırma hakkı olmaz. Kanıt için de, HTŞ'nin açıkça savaş ilânında bulunması veya televizyon ve video yayınıyla bu saldırının HTŞ tarafından sahiplenilmesi gerekir. Böyle bir ilân ve sahiplenilme olmadığı takdirde HTŞ tarafından saldırı yapıldığı kabul edilemez. Telefon ve mektupla bildirilecek sahiplenmeler de kabul edilemez. Çünkü bu şekilde yapılacak bir sahiplenmeyi herkes yapabilir. Zaten HTŞ'nin İdlib halkını zarara sokacak bir saldırı yapacağışünülemez. İdlib'den saldırıda bulunanlar ancak İdlib'e saldırılması için çalışan casuslar olabilir. Bu sebeple Rusya ve Esad'ın elinde HTŞ'nin saldırıda bulunduğuna dair ciddî kanıtlar olması ve Türkiye'ye gösterilmesi gerekir. Bunlar yapılmadığı takdirde Rusya ve Esad'ın İdlib'e saldırı hakkı olmaz. Casuslar tarafından yapılan ve yaptırılan saldırılardan etkilenmemek için Rusya ve Esad kendilerini İdlib'den biraz uzaklara taşıyabilirler.

Hem şu da sorulmalıdır: HTŞ'nin elinde Rusya'ya karşı savaşabilecek füze ve roketler var mıdır? Kıstırılmış bir bölgede bulunan HTŞ'nin böyle ağır silahlar edinmesi imkânsızdır. ABD onlara silah vermiyorsa, onların ağır silahları olamaz. Eğer ABD silah veriyorsa, Rusya ABD'den hesap sormalıdır. Türkiye ise HTŞ'nin saldırıda bulunmasına izin vermez.

Not 2: Şu da unutulmamalıdır: İdlib, Rusya ve Esad için çok önemlidir ve onu ele geçirmeyi çok istemektedirler. Bu aşırı istek sebebiyle de Rusya ve Esad, casuslar vasıtasıyla kendilerine saldırı düzenletebilirler.

Not 3: Birleşmiş Milletler, PKK terör örgütüyle bağlantısı olan YPG ve çoğunluğu YPG'li olan SDG'yi terör listesine almalıdır. Eğer bunu yapmayacaksa, HTŞ'yi terör listesinden çıkarmalıdır.

Not 4: Halklarına karşı sayısız zulüm işlemiş olan Esad ve yönetimindekilerin bir meşruiyetleri kalmadığından, Suriye'yi yönetme hakları da kalmamıştır. Esad ve rejimi gitmedikçe ve demokratik bir rejim kabul edilmedikçe İdlib teslim edilmeyecektir ve edilemez. Dolayısıyla Esad'ın cinayetlerine ortaklık etmekte olan Rusya ve İran'ın Suriye'yi terketmeleri gerekiyor. Bu gereklik yerine gelmediği takdirde ABD isterse NATO'yu arkasına alarak Rusya ve İran'a savaş açabilir. Onları Suriye'den atabilir. Demokrasiyi çok sevdiğini ve onun için mücadele verdiğini söyleyen ABD bu görevini neden yapmıyor? Görevini yerine getirmesi gerekmez mi?

Not 5: Eğer bu iş savaşsız olsun isteniyorsa, Rusya ve İran, Suriye'yi terketmelidir. Yüzbinlerce masum sivili katlederek çok büyük suç işlemiş olan Rusya ve İran, orada kalmaya devam ederek suçlarını daha fazla büyütmemelidirler.

Rusya ve İran Suriye'de işledikleri büyük insanlık suçuyla, yani yüzbinlerce masum sivili katlederek veya katledilmelerine yardım ederek ne kazandılar? Küçük bir stratejik bölgeyi elde etmek için bu kadar büyük bir cinayet işlemeye değer miydi? Eğer "değerdi" diyorsanız, ne kadar büyük vahşî canavarlar olduğunuzu bütün dünyaya göstermiş ve isbatlamış olursunuz.

Bu "büyük suçlular" ve "vahşî canavarlar" listesine ABD'yi de eklemek gerekiyor. Çünkü Esad, Putin ve İran yönetimi Suriye'de katliam yaparken ABD yönetimi de onları seyrederek, onlara destek vermiş oldu.

Duamız: Ey evrenin ve içindekilerinin tek sahibi olan tek Tanrı'mız, eşsiz İlah'ımız, Allah'ımız! Bu iki büyük iki küçük aç vahşî canavarı ya doyur, ya da öldür. Bizim onlarla başedecek gücümüz yok. Eğer onları öldürmezsen, insanlık kanıyla beslenen o doymak bilmez aç canavarlar bütün insanlığı yok eder. Sen ise buna izin vermezsin. Onların suçsuz halklarına çok acıdığın için o canavarları yok etmiyorsun. Ama bıçak kemiğe dayandı. Artık göğün ikinci katında ışıksal vücut olarak sakladığın Meryem oğlu İsa Mesih kulunu yeryüzüne gönder. Belki onun sözleriyle o canavarlar uysallaşır. İnsanlık da onların belâ ve vahşetinden kurtulur. Duamızı kabul buyur. 

Not 6: Bu bildiri uluslararası diplomatik platformda paylaşılmıştır.

Not 7: Bu bildiri, Türkiye yönetimi eliyle BM'ye iletilmelidir.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Tanrı tektir. İsa, Musa ve Muhammed tekTanrı'nın elçisidir.

 

Zaman: Yeni Ç'ın yirmibiri, Ekim'in ilk haftası.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka davet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

(Muranist: Modern Kur'anlı)

                        *   *   *

 

Freitag, 8. Oktober 2021

İRAN'I YÖNETENLERE UYARI!

İRAN'I YÖNETENLERE UYARI!

 

zâlimlerle dostluğu yasaklayan ALLAHın adıyla

 

Gelecek sözlerimizin sizi rahatsız edeceğini çok iyi biliyoruz. Fakat hak ve adaleti esas alarak bakarsanız bize hak vereceksiniz. Eğer hak ve adalet umurunuzda değilse, bize düşman olabilirsiniz. Hak ve adalete dayanmayan bir düşmanlık ise, şeytana dostluktur. Böyle bir dostluk ise, "İran İslâm Cumhuriyeti" yöneticileriyle bağdaşmaz. O halde sizin için doğru yol, hak ve adaleti çiğnememektir.

Ama ne yazık ki hak ve adaleti çiğnemekten kaçınmıyorsunuz. Çünkü Azerbaycan gibi müslüman bir ülkenin yanında olmanız gerekirken, bu ülkenin topraklarını işgal etmiş bir Ermenistan'ın yanında duruyor, ona destek oluyorsunuz. Azerbaycan işgal edilmiş topraklarını kurtarmaya çalışırken siz bu çalışmaya destek değil, köstek oldunuz. Bu düşmanlığı hangi hak ve hukukla yaptınız, yapmaktasınız? Üstün olan ulusal çıkarlar mı, yoksa hak ve adalet mi? Üstünlük hak ve adaletin olduğuna göre, Azerbaycan'ın işgal edilmesine engel olmanız gerekmez miydi?

Eğer siz bu gerekliği yerine getirseydiniz, Azerbaycan'ın İsrail'den yardım ve destek almasını önlemiş olurdunuz. Gerekeni yerine getirmediğiniz için İsrail'den alınan desteğe kızma hakkınız yoktur. Çünkü bu durum, Azerbaycan'ın yanında olmadığınızdan kaynaklanmıştır.

Kur'an'da büyük Allah: "Zâlimlere meyletmeyin" derken siz, işgalci zâlim Ermenistan'a nasıl destek verebiliyorsunuz? Onun karşısında olmanız gerekmez miydi? Böyle "İslâm Cumhuriyetçiliği" olur mu? İslâm'ın ismini hangi hakla kirletiyorsunuz? Eğer zâlimlerin yanında durmaya devam edecekseniz, İslâm ismini kullanma hakkınız kalmaz ve kalmamıştır. Bu kutsal ismi yönetiminizin adı olmaktan çıkartmalısınız. Çünkü zâlimlerin yanında durmayı sonlandırmıyorsunuz! Çünkü hâlâ zâlim diktatör Beşar Esad'a desteğiniz devam ediyor. Yüzbinlerce  Suriyeli masum müslümanın katledilmesine yardım etmiş bir ülke, "İslâm Cumhuriyeti" olamaz! Artık Cumhuriyetinizin adını değiştirmek zorundasınız. Cumhuriyet'inizin adını değiştirmek istemiyorsanız, bu takdirde zâlimlere desteğiniz son bulmak zorundadır. O halde derhal katliamcı Esad'ın arkasından çekiliniz ve Suriye'den çıkınız! Bunu yapmazsanız, bundan sonra hiçbir İslâmlı Ülke sizi bir "Müslüman Devlet" olarak kabul etmeyecektir. Bundan sonraki yönetim adınız ancak "İran Şii Cumhuriyeti" olabilir. Ama sormak gerekir: "Hz. Ali sizin zâlimlerle olan dostluğunuza onay verir mi?" Vermeyeceğine göre, ona ait ismi de kullanamazsınız!

"Ulusal çıkarlar"ın hak ve adaletin altında kalması gerekmez mi? Çıkarları için Hak ve Adalet'i çiğneyen Amerika gibi olmak şeytanlık değil mi? Şeytanlarla dostluğa devam edenler için cehennem gerekmez mi? Elbette gerekir!

Cehenneme düşmek istemezseniz, zâlim Esad'a desteğinizi çekersiniz. Aksi halde rakibiniz Allah'tır. Allah da zâlimleşmiş İran Cumhuriyeti'ni başınıza yıkar.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Not 1: Suriye topraklarının Suriyeli Araplara ait olduğunu, o topraklarda bir hakkınız bulunmadığını çok iyi biliyorsunuz. Halkının yüzbinlercesini katleden zâlim bir diktatörün söz ve dâvetinin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur.

Müslüman bir yönetim olarak sizin göreviniz, halkına zulmeden Esad'ın yanında durmak değil, zulüm gören Suriyeli Arapların yanında olmaktı. Ama siz, hakkın emrine değil, şeytanın emrine uydunuz. Şeytanın emrine uymakla ulusal çıkarlarınız kurtulmuş mu oldu? Kazandığınız zulümle ulusal çıkarlarınız kurtulmuş olmaz! Kurtuluş, zulüm gören halkların yanında olup, zâlimin karşısında durmaktır. Sizin için yol ikidir: Ya Esad'a desteğinizi çeker ve Suriye'yi terkedersiniz, ya da İslâm kelimesini yönetiminizin adı olmaktan çıkarırsınız. Bunları yapmayan bir yönetim zâlimdir! Zâlimlerin hakkı da yıkılmaktır!

Not 2: Eğer İran yönetimi Esad'a verdiği desteği sonlandırmazsa, İsrail ve ABD İran'a herhangi bir nedenle saldırdığında İslâmlı Ülkeler'in İran yönetiminin yanında ve arkasında olma hakkı yoktur. İran yönetiminin hakkı bundan sonra düşmanlarının karşısında yalnız bırakılmaktır.

Not 3: İran yönetiminin Suriye'de işlediği zulümlerin hesabının sorulmasını Allah'a bırakıyoruz. Hesap görücü olarak Allah yeter.

Not 4: Hiçbir devlet yöneticisi bilhassa İslâmlı Ülkeler'in kral ve başkanları şu ilkeyi unutmamalıdır: Hak ve Adalet herşeyin üstündedir. Ulusal çıkarlar hak ve adaletin üzerine çıkarılamaz. Ulusal çıkarlarını hak ve adaletin üzerine çıkaran devletler, "haydut devletler"dir. Haydut devletlerin ise millet yönetme hakkı yoktur. Milletler ancak hak ve adaletle yönetilir. İslâmlı Ülkeler ve milletler arasında ise "ulusal çıkar" değil, ancak "kardeşlik" ve "yardımlaşma" geçerlidir.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

 Allah'tan başka ilah yoktur. Mehdi ve Mesih Allah'ın kulu ve elçisidir.

 

Zaman: Yeni Çağ'ın yirmibiri, Ekim başı.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka dâvet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

                        *   *   *

 

Samstag, 2. Oktober 2021

İSLAMİYETLE YÖNETİM YAPMAK İSTEYEN MÜSLÜMAN ÜLKELERE VE DİNDARLARA UYARI!

İSLAMİYETLE YÖNETİM YAPMAK İSTEYEN MÜSLÜMAN ÜLKELERE VE DİNDARLARA UYARI!

 

yönetimin adaletle yapılmasını isteyen ve emreden ALLAHın adıyla

 

İslâmlı Ülkeler'deki dindarlar, yönetimin İslâmiyet'le olmasını istemektedir. Böyle bir istek, müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerin dindarları için hem doğal hem de doğru bir istektir. Şimdi de Afganistan'daki Taliban, "İslâmiyet'le yönetim" yapacağını ilân etmiş bulunuyor.

Fakat şu gerçeği bilmemiz gerekiyor: İslâmiyet bir "yönetim aracı" değildir. Yönetim aracı ADALET'tir. Yönetim adaletle yapılır.

Hem İslâmiyet'in yüzde doksanı "din"dir. Yüzde on kadarı da "hukuk"tur. Dolayısıyla "biz İslâmiyet'in hukukla, hak ve cezalar ile ilgili hükümlerinden faydalanmak istiyoruz" diyebilirsiniz. Fakat "İslâmiyet'le yönetim yapmak istiyoruz" denmemelidir.

Dindar müslümanlar yasa ve anayasa yaparken İslâmiyet'in hukukla ilgili hükümlerinden elbette faydalanabilirler. Fakat bu faydalanma yapılırken içinde bulunulan zaman ve şartları dikkate almak gerekir. Çünkü hükümler şartlara göredir. Şartlar değişince hükümler de değişir. Şartlar değiştiği halde hükümler değiştirilmezse, adaletsizlik ortaya çıkar. Bu adaletsizliği ise yüce Allah asla kabul edemez.

Evet Kur'anda Allah: "O'nun hükümleriyle hükmetmeyenleri kâfirlikle" damgalar. Fakat yüce Allah "adaletle yönetmeyi ve yönetilmeyi" de emreder. Yani Allah'ın en önemli hüküm aracı adalet'tir. Bu sebeple "Allah'ın hükümleriyle hükmetmek" demek, "adaletle hükmetmek" demektir. O zaman biz de Adalet'i esas alacağız. Buna mecburuz.

Bu durumda da zamanın şartlarını dikkate almak zorundayız. Yani yüce Allah'ın 14 buçuk asır öncesinin şartlarına uygun verdiği hükümleri, bu zamanın şartlarına uygun hale getirmeliyiz. Aksi halde adaletten çıkılmış olur. Bu da Allah'ın emrine uygun olmaz. O halde bu zamanın şartlarına uygun hükmü çıkarmak zorundayız. Veya 14 buçuk asır öncesinin şartlarını yaratmaya ve o şartlarda yaşamaya mecbur kalırız. Bu da mümkün olmayacağına göre, bu zamanın şartlarına uygun hüküm çıkarmaktan başka çaremiz kalmaz. Adalet'e uygun olan da budur. Büyük Allah da adaletli olmamızı istemektedir. Eğer yüce Allah yeni bir Kitap indirecek olsaydı, hak ve cezalar ile ilgili vereceği hükümler bu zamanın yani 21. asrın şartlarına uygun olacak ve hırsızın elinin kesilmesi hükmü ortadan kalkacaktı.

Evet, Allah'ın dini ve evrene koyduğu yasalar değişmez. Fakat insanlarla ilgili hak ve ceza hükümleri asırlara göre değişir. Çünkü her asrın şartı eşit değildir.

Afganistan'ı İslâmiyetle yönetmek istediğini bildiren Taliban yönetimi, "hırsızın elinin kesileceğini" de bildirdi. Yani 14 buçuk asır öncesinin hükmünü bu asırda uygulamak istiyor. Ama bu istek doğru bir istek değildir. Çünkü o zamanın şartlarıyla bu zamanın şartları eşit değildir. Şartlar eşit değilse, hükümler de eşit olamaz. Hükümler eşit olamayacağı halde siz onları eşitlerseniz, adaletten çıkmış olursunuz. Bu adaletsizlik ise zulümdür. Zulüm ise kabul edilemez.

O halde bu zamanın adaletli hükmünü aramamız ve bulmamız gerekir. Adaletli hükmü ararken göreceğiz ki: 14 buçuk asır öncesindeki yaşamda bir avuç insan (kabile), bir avuç hayvan, bir avuç eşya ve bir avuç da ihtiyaç vardı. Çalınacak eşya ve altın da azdı ve çok sınırlıydı. Ama şimdi öyle mi? Şimdi dünyada 8 milyar insan var. Bir ülkede 70, 80, 100 milyon ve daha fazlası insan bulunuyor. Bir insanın eksiksiz bir hayat için 23 bin şeye, onlarca veya yüzlerce bilim ve tekniğe ihtiyacı var. Hırsızlığın boyu ve boyutları da değişti. O zamanlardaki bir insan en fazla yüz veya bin altın çalabilecekken şimdi bir hırsız küreselleşme nedeniyle ve internet aracılığıyla milyonlarca altın ve milyarlarca para ve hatta bütün dünyayı çalabilir ve çalabiliyor. Bir devlette bir memur, bir milletvekili veya bir bakan, devletin milyonlar ve milyarlarını çalabilir ve çalıyor. Böyle büyük hırsızların sadece elini kesmek yeterli olabilir mi? Onların kafasını kesmek gerekmez mi? Şimdi soralım: Bin lira çalmış bir hırsızla milyonlarca lira çalmış bir hırsız eşit olabilir mi? Evet, ikisi de "hırsızlık" noktasında eşittir. Ama çaldıkları "değer" noktasında eşit değildir. Çünkü ortalama bir işçi bin lirayı 15 günde kazanabilirken, o işçi 1 milyon lirayı ancak 40 yılda kazanabilir. Yani 20 yaşından 60 yaşına kadar bütün ömrünü harcaması gerekiyor. Bu durumda bin lira çalmış hırsızla 1 milyon çalmış hırsız eşit olabilir mi? İkisinin de elinin kesilmesi nasıl adalet olur? Bin lira çalmış olana küçük ceza, 1 milyon çalmış olana da büyük ceza vermek gerekmez mi? Elbette öyle olması gerekir!

Eğer adaletle yönetim yapacaksak bütün hırsızları eşit sayamayız. Bu eşitsizlik de el kesme cezasını kaldırır. Eğer illa el kesme cezası konulmak isteniyorsa, hırsızlığın da boyları belirlenmelidir. Yani her hırsızın eli kesilmez. Bir hırsızın elinin kesilebilmesi için (meselâ) 500 bin lira (veya onun değerinde mal ve eşya) çalmış olması gerekir. Eğer 1 milyon çalmışsa, iki elinin de kesilmesi gerekir. Eğer 1 milyondan fazla çalmışsa, iki kolunu veya kafasını kesmek gerekir. 500 binin altındaki hırsızlıklar içinse; bir parmağını veya iki, üç, dört ve beş parmağını kesmek düşünülebilir. 500 bin lira çalan bir hırsız, ortalama bir işçinin yarı ömrünü mahvetmiş olur. 1 milyon çalan ise, o işçinin bütün ömrünü çalmış olur. Böyle bir mahvediş elbette ki cezasız kalamaz.

Fakat şunu sormalıyız: El kesmek hırsızlık sorununu çözer mi? Bunu çok iyi düşünmek zorundayız.

Fakirlerin sosyal yardım alabildiği Almanya'da bir yıldaki hırsızlık sayısı yaklaşık 2 milyon. Türkiye'de 50 binmiş. Acaba bu ülkelerde el kesme cezası getirilse, hırsızlık oranı yüzde bire düşer mi?

şmez! Çünkü bu ülkelerde dindarlık oranı yüksek olmadığı için hırsızlar: "Polisin olmadığı yerde ben istediğim hırsızlığı yapabilirim" diyecektir. Ancak Allah'a vereceği hesabışünen ve Allah'tan korkan insanlar hırsızlığa yaklaşmaz. Dindar insanların sayısı ise çok azdır. Türkiye'de yüzde yirmi, Almanya'da belki yüzde ikidir. Afganistan'ın dindarlık oranı nedir bilmiyoruz. Eğer Afganistan'daki dindarlık oranı yüzde altmıştan fazlaysa, orada el kesme cezası uygulanabilir. Çünkü dindarlığın çoğunlukta olduğu bir yerde hırsızlık olayı az olur. Eğer dindarlık oranı yüzde ellinin altındaysa, orada el kesme cezası uygulanmamalıdır. Aksi halde binlerce hırsızın elini kesmek gerekecektir ki, bu da ayrı bir problem yaratır.

Çünkü yakalandığında eli kesilecek hırsız, iş gücünü kaybedecektir. Bu kayıp ise, ailesine ömür boyu yük ve sıkıntı getirmesi demektir. Yani eli kesilen hırsızın cezasını bütün aile çekmek zorunda kalır. Ama Kur'anda bir adalet ilkesi şudur: "Bir suçlunun cezasını başkası çekmez." Bu ilke ise bu zamanın şartlarında hırsızın elinin kesilmesine izin vermez. Bu izinsizlik de hırsızlık cezasının şeklinin değiştirilmesini gerektirir. Bu da, bu zamanda ve şartlarda hapis cezası olabilir. Veya hırsızları bir yerde ücretsiz olarak çalıştırmak da düşünülebilir.

Hırzlara verilecek hapis cezasının ölçüsü ne olmalıdır?

Müslümanca yaşamın düşük olduğu böyle bir yerde, zamanda ve şartlarda hırsıza verilecek ceza: Çalınan değeri ortalama bir işçi kaç günde kazanıyorsa, hırsıza da o kadar gün hapis cezası verilir. Bu cezalandırmada küçük çalana küçük, büyük çalana büyük ceza verilmiş olur.

Meselâ bir hırsız 2 bin lira veya onun değerinde bir şey çalmışsa, bu değeri de ortalama bir işçi 1 ayda kazanıyorsa, o hırsıza 1 ay hapis cezası verilecektir. Eğer hırsız 2 milyon dolar çalmışsa ve bu değeri ortalama bir işçi ancak 80 yılda kazanabilecekse, o hırsıza 80 yıllık bir hapis cezası vermek gerekir. Eğer hırsızın bu cezayı karşılayacak fazla ömrü yoksa ve olmayacaksa, bu takdirde o hırsız idam edilir. Bir insanın ortalama ömrü 60-70 yıldır. Meselâ 40 yaşında 2 milyon dolar çalmış bir hırsızın geri kalan ömrü, 20-30 yıldır. Bu kadar yıl o hırsızın alması gerektiği cezayı karşılamayacağından, onu idam etmek gerekir. Eğer idam cezası konulmazsa, suçluya hakettiği ceza verilmemiş, adaletsizlik edilmiş olur.

Dindarlığın çoğunlukta olduğu bir ülkede "bütün hırsızlar 500 bin lira çalar" şeklinde bir kaide varsa, orada bütün hırsızlar eşit olmuş olur ve onların elini kesmek haksızlık olmaz. Ama böyle bir eşitlik yoksa, el kesmek adaletsizlık olur.

El kesmenin ölçüsü nedir, ne olmalıdır?

Bu ölçü en başta adalete uygun olmalıdır. Bu uygunluk için de hırsızın, ortalama bir işçinin yarı iş ömrünü çalmış olması gerekir. Bir işçinin 20 yaşından 60 yaşına kadarki işçiliği "tam iş ömrü"dür. Bu da 40 yıl eder. Bir işçinin 40 yılda 1 milyon tl kazandığını farzedelim. Eğer hırsız 1 milyon tl'den biraz fazla çalmışsa, onun iki eli de kesilir. Eğer 500 bin tl'den fazla çalmışsa, hırsızın bir elini kesmek gerekir. Eğer hırsız 100 bin çalmışsa, bir parmağını; 200 bin çalmışsa, iki parmağını; 300 bin olursa 3, 400 bin olursa 4, 500 binde ise 5 parmağını kesmek gerekir. 500 bini geçtiğinde elini, 600 binde diğer elinin bir parmağını.. ve bu şekilde hesaplama devam eder. Eğer hırsız 50 bin çalmışsa, bir parmağının yarısı kesilir. 50 binden aşağı olan hırsızlıklarda ise el ve parmak kesme değil, hapis cezası verilir. Bu cezalandırmalarda kesilen el ve parmak hırsıza geri verilmez ve onun takma bir el veya parmak takma hakkı yoktur. El kesmek, sağ elden; parmak kesmek ise, başparmaktan başlar.

El kesme cezasının ilân edildiği İslâm'ın ilk döneminde dindarlık oranı yüzde doksan dokuzdu. Bu yüksek oran sebebiyle o zamanda sadece birkaç kişinin eli kesilmiştir. Bu sebeple Dindarlığın yüzde 50-60'ı geçmediği bir ülkede el kesme cezası uygulanmamalıdır. Aksi halde bir toplumsal sorunu çözelim derken bin başka toplumsal sorun yaratmış olursunuz. Bu da adalete uymaz. Dindarlığın ölçüsü ise: Namaz kılmak, zekât vermek ve Allah'tan korkmaktır. Bunlara sahip olmayan bir inançlı, dindar değildir.

Ayrıca el kesme cezasının uygulanacağı ülkede zekât veya sosyal yardım sisteminin işliyor olması gerekir. Bu gereklik yerine gelmemişse, el kesme cezası verilmemelidir. Ceza, hapis cezasına çevrilir.

Bir insanın eli ve parmağı ucuz değildir. Öyle gelişigüzel ölçüsüzce uygulanacak bir el kesme cezası, adaletsizliktir.

Adaletin bir kanadı "haklıya hakkını vermek" olduğundan; mal, eşya ve parası çalınanın mağduriyetini gidermek devletin görevidir. Çünkü devlet; milletin malını, canını, ırzını ve aklını korumak zorundadır. Bir ülkede hırsızlık oluyorsa, devlet milletin malını koruyamıyor demektir. Bu zaafın bedeli olarak da mağdurun zararını ödemekle mükelleftir. Bu ödeme ise ancak hırsız yakalanınca veya suç isbatlanırsa gerçekleşir. Eğer hırsız çaldığı değeri geri öderse, onun cezası yarıya düşürülebilir. Çalınan şey geri ödenmezse, mağdurun zararını devlet karşılayacaktır. Çünkü adalet bunu gerektirir.

Bu bildirimizi Dünya Müslüman Alimler Birliği'nin hukuk bilginleri incelesin. Eksiği varsa tamamlasınlar ve kararlarını versinler. Verdikleri karar, Taliban yönetimine bildirilmelidir.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Not 1: Eğer bir kimsede Allah korkusu olmazsa hırsızlık yapabilir. Fakirler fakirlikten kurtulmak için, zenginler de daha çok zengin olmak için çalar.

Not 2: Hırsızlık sadece mal ve eşya çalmaktan ibaret değildir. Hırsızlığın çeşitleri vardır. Onlar da şunlardır: Eksik ölçen ve tartan bir satıcı, müşterisinden çalıyor demektir. Rüşvet veren bir kimse, devletin ve milletin hakkını çalıyor demektir. Rüşvet alan ise, devletin ve milletin hakkını çaldırmış olur. Yani hırsızla ortaklık etmiş sayılır. Hırsızdan bilerek ucuz mal satın alan kimse, hırsızlıkta ortaktır.

Zina eden bir eş, bir başkasının eşini çalmış olur.

Zekat vermeyen bir zengin, fakirin hakkını çalmaktadır.

Namaz kılmayan bir inançlı, hayatı Allah'tan çalmaktadır.

Allah'a inanmayan bir kimse, bütün evreni, evrenin sahibi Allah'tan çalmaktadır. En büyük hırsızlık işte budur!

Ey hırsızlar! Eğer hırsızlığınıza son vermezseniz, kıyametin kopmasından ve ölümünüzden sonra tekrar diriltilip Allah'ın hapishanesine atılacaksınız. O'nun hapishanesine düşmek istemezseniz, hırsızlığınıza son veriniz. Madem ölümü öldürmek ve tekrar diriltilişi durdurmak elinizde değildir, o halde cehennemden sakınınız!

Not 3: Türkiye'de dindarlık oranı yüzde 20-25 olduğundan bu ülkede el kesme cezası uygulanamaz. Ancak müslüman millet çoğunluğu böyle bir talepte bulunursa, o talebi karşılamak gerekir. Milletin hakka, adalete ve namusa uygun olan talepleri kabul edilir. Afganistan'da da millet çoğunluğundan onay alınsa iyi olur.

Not 4: El veya kafa keserek cezalandırma, 14 asır öncesinden Fransa'nın giyotinine ve Osmanlı'nın son dönemine kadar uygulanmış bir usuldür, cezalandırma şeklidir. Bu zamanın teşkilatlanmış devletlerinde ise eski zamanın usulüne uymak zorunluğu yoktur. Ceza şeklini değiştirmek meşrudur. Önemli olan, cezanın "adaletli" verilmesidir. "Kesmek" ile cezalandırmak, hapishane ihtiyacını ortadan kaldırır. İslâmiyet'in ilk döneminde tam teşkilatlı bir devlet olmadığından hapishane de yoktu. Bu durumda keserek, sopalayarak cezalandırma gerekli olmuş.

Bir hırsızı çaldığı değer miktarınca ücretsiz çalıştırmak, malı çalınanın hakkıdır.

Hapis cezası alan hırsız bir daha aynı suçu işlerse, cezası ikiye katlanır. Üçüncüsünde üçe katlanır.

Not 5: Hindistan’ı 1600'lü yıllarda işgal eden İngilizler, Hint kumaşlarının kendi ürünlerine rakip olmaması için, 1800'lü yıllarda el tezgâhlarında kumaş dokuyan 90 binden fazla Hintli dokumacı ve çıkrıkçının parmaklarını kestiler. Dikkat ediniz! Bu olay 14 asır önce değil, 1800'lü yıllarda yani 220 yıl önce meydana gelmiştir. Hz. Peygamber döneminde ise sadece birkaç hırsızın eli kesilmiştir. Fransa'da giyotin ile kafa kesme cezası, 1977 yılına yani 2021'in 45 yıl öncesine kadar sürmüştür.

İslâmiyet'in verdiği el kesme cezası, adaleti sağlamak içindir. Ama geçmişteki işgalci İngiliz'in el kesme katliamı, bir ticarî terördür. Demek, vahşet İslâm'da değil, doğru bir dini olmayan inançsızlardadır.

Yani: İslâm'ın cezalandırma şeklini "vahşet" olarak görmemeliyiz. Çünkü o zamanın şartlarında keserek cezalandırma "normal" kabul ediliyordu. Bu zamanın insanları ise, bugünkü şartlar altında o zamana baktıkları için dehşete düşüyorlar. Eğer bugünün insanları o devirde yaşamış olsalardı, keserek cezalandırmayı normal göreceklerdi.

Ondört asır önceki şartlarda el kesme cezasının "caydırıcı" olduğu söylenemez. Çünkü o zamanın müslümanları ellerinin kesileceğinden değil, Allah'tan korktukları ve haksızlık etmekten hoşlanmadıkları için hırsızlığa yanaşmıyorlardı. Çünkü o insanların yüzde doksan dokuzu "dindar"dı. Keserek cezalandırma da o devrin "normali"ydi. Bu sebeple "caydırıcılık"tan bahsedemeyiz.

Not 6: Afganistan'da Taliban, yönetimin adını: "Afganistan İslam Emirliği" koymuş. Eğer Taliban adaletli olmazsa, İslâm'ın ismini kirletmiş olur. Bu kirletmenin olmaması için yönetimin adı şu şekilde değiştirilebilir: "Afganistan Taliban Emirliği".

İran yönetiminin ismi: İran İslam Cumhuriyeti'dir. Fakat İran yönetimi, Suriye'de yüzbinlerce Suriyeli masum müslümanı katlederek veya katledilmesine yardım ederek İslâm'ın ismini kirletmiştir.

Bu kirletmelerin olmaması için İslâm ismi, yönetimlerin adı olmaktan çıkarılmalıdır.

Not 7: Hırsızlara verilecek cezaların ölçüsü, Allah'ın Mehdisi ve Halifesi Mehmed Nur'an tarafından belirlenmiştir.

Not 8: Ey müslümanlar! Allah'ın Mehdisi'nin dünyayı adaletle doldurduğunun farkında mısınız?

Not 9: Bu bildiri bütün müslüman ülke yönetimlerine iletilmeli ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hukukçuları tarafından da incelenmelidir.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Allah'tan başka ilah yoktur. Mehdi ve Mesih Allah'ın kulu ve elçisidir.

 

Zaman: Yeni Çağ'ın yirmibiri, Eylül sonu.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka dâvet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

                        *   *   *