Dienstag, 11. August 2015

HEYKEL YAPMAK RESİM ÇİZMEK HARAM MI?



 HEYKEL YAPMAK RESİM ÇİZMEK HARAM MI?

             insanlara sanatkârlık kabiliyeti veren
                             ALLAHın adıyla

İnsanların gerçek tanrısı Allah, heykel yapmak, re-
sim çizmekle ilgili herhangi bir âyet indirmemiş ve
hüküm bildirmemiştir. O halde en baştan heykel
yapmanın ve resim çizmenin haram olmadığını,
dinsel bir yasak bulunmadığını söyleyebiliriz. Allah'
ın yasak etmediği bir şeyi de zorla yasak ve haram
etmek de, hiç bir müslümanın haddi olamaz. Ancak
bu konuda İslâmiyet'in ikinci kaynağı Sünnet'e de
başvurmamız gerekir. O halde bu konuda (ruhuna
selâm ve rahmet olsun) Hz. Peygamber "ne demiş-
tir, birşey demiş midir?" ona bakmalıyız. Öyle ise
bakalım.

Konuyla ilgili şöyle iki hadis var:

- Buhari ve Muslim, Aişe hadisinden şöyle dediğini
ortaya koydular: “Rasulullah (s.a.v.) bana geldiğin-
de, bana ait olan kapı girişini içerisinde resim olan
bir çeşit nakışlı kumaş ile örtmüştüm. Rasul (s.a.v.)
onu görünce, yüz rengi kızararak onu çekip yırttı.
Şöyle dedi: “Ey Aişe, Kıyamet Günü azab bakımın-
dan en zor durumda olanlar, yaratmakta Allah’a
benzer olmaya çalışanlardır.”

- Buhari, İbn Abbas (r.anhuma) hadisinden Rasulul-
lah (s.a.v.) ’in şöyle dediğini ortaya koydu: “Kim bir
suret yaparsa, Kıyamet Günü o yaptığı surete can
üfüresiye kadar Allah ona azab eder. Halbuki o ü-
füremez.”

Şimdi bu sözleri test etmeliyiz. Acaba Hz. Peygam-
ber gerçekten bu sözleri söylemiş midir. Bu hadis-
ler ona ait olabilir mi? Çünkü şunun için soruyoruz:
1450 sene önce, insanların kabileler halinde yaşa-
dığı ve ilkellikten tam çıkamadığı bir dönemde re-
simli kumaş dokunuyor muydu? Hadi, basit doku-
maların yapıldığını kabul edelim. Ama "resimli ku-
maş" dokuyacak kadar ince işlerden anlayacak sa-
satkârlar var mıydı? Dokumacılık o kadar ileri miy-
di? Sonuçta kalem ve defterin dahi olmadığı ve ya-
zılan yazıların da taş, deri ve kemikler üzerine yazıl-
dığı bir zamandan bahsediyoruz.

İkincisi; Maide 110 âyetince yüce Allah Hz. İsa'ya
kuş yaratma ve ölüleri diriltme mûcizesi vermiş. Ya-
ratıcılığına ve dirilticiliğine Hz. İsa'yı Kendine âdeta
ortak yapar gibi bir fiil sergileyen Allah, resim ve
heykel yapanlara niçin azap eder? Çünkü kuş ya-
ratmak ve ölüleri diriltmek, resim çizmekten ve hey-
kel yapmaktan daha ileri bir fiil ve Allah'a mahsus
bir iştir. Eğer Allah resim çizenlere ve heykel ya-
panlara azap edecekse, Hz. İsa'ya kuş yaratma ve
ölüleri diriltme mûcizesini niçin vermiştir? Yaratma
ve diriltme mûcizelerinin yerine başka bir mûcize
de verebilirdi. Ama her şeyin yaratıcısı Allah, bun-
da bir kusur görmemiş. O halde resim çizmek ve
heykel yapmak niçin haram olsun? Bunlar haram
olacaksa, Hz.İsa'ya verilen mûcize nasıl helâl olur?
İsa'ya verilen mûcize helâl olduğuna göre, yarat-
maktan ve diriltmekten daha aşağı fiil olan resim
çizmek ve heykel yapmak haram olamaz. Eğer
bunlar haram olacak idiyse, "Allah İsa kuluna yarat-
ma ve diriltme mûcizelerini vermezdi", diyebiliriz.

Hem Allah'ın Peygamberlere niçin mûcize verdiğini
de sormalıyız. Allah Peygamberlerine, elçiliklerine
bir delil ve kanıt olması için mûcize vermektedir. Bir
de, insanlar o mûcizelerin bir örneğini ilim ve teknik
olarak yapabilsinler diye. Buna göre Hz. İsa'ya veri-
len mûcizeyle kuş gibi şeyler yaratılmasına ve ölü-
lerin diriltilmesine izin verilmiş oluyor. Dolayısıyla
bir bilim adamı Allah hesabına ve insanlık hayrına
bir kuş veya başka bir hayvan yaratsa ve bir ölüyü
diriltse, günaha girmiş olmaz.

Peki, bilim insanları bir hayvan yaratabilir mi, bir ölü-
yü diriltebilir mi? Eğer Allah gerekli bilgiyi vermez-
se, bir sivrisineğin kanadını dahi yaratamazlar. Ama
gerekli bilgiyi verdiğinde onları yapabilirler. Fakat
bu yaptıklarıyla Allah'tan üstün ve O'nunla eşit ol-
mazlar. Çünkü yaptıklarını, Allah'ın verdiği bilgi ve
materyalle ve O'nun mülkünde yapıyorlar. Yani haki-
ki bir yaratıcılıkları yoktur, Tanrı yerine geçemezler.
Buradan anlamalıyız ki, Hz. İsa'ya verilen mûcizeler,
onu Tanrılığa çıkarmaz. Çünkü evreni İsa yaratmış
değildir. O, evrenin yaratılışından çok sonraları Hz.
Meryem'den doğmuştur. Bu doğum, onun Tanrılık
koltuğuna oturtulmasına izin vermiyor.

Üçüncüsü; insanı en mükemmel şekilde yaratan
güzellikli Allah, insana sanatkârlık meyli ve kabiliyeti
vermiş. Bu meyl ve kabiliyete göre insanlar; res-
samlığa, bestekârlığa, şairliğe, heykeltraşçılığa,
dansçılığa, tüccarlığa, felsefeciliğe, bilginliğe ve
vesaireciliğe yatkın ve kabiliyetli olarak doğmakta-
dırlar. Allah insanlara bu kabiliyetleri vermiş ki, o sa-
natlarla geçimlerini sağlasınlar ve işsizlik belâsın-
dan kurtulsunlar. Şimdi eğer Allah bu kabiliyetlerle
ilgili sanat ve sanatkârlıkları haram edecek idiyse,
o kabiliyetleri insana niçin vermiş? Allah boş ve lü-
zumsuz iş yapmayacağına göre, o sanatkârlıkları
da haram etmez ve buna dair bir yasak da bildirme-
miştir. O halde kimse Allah'tan daha Allahçı olma-
malı ve olamaz.

Dördüncüsü; Hz.Peygamber, kendi zamanının şart-
larına uygun olarak bazı seyler söylemiş ve hüküm-
lerde bulunmuş olabilir. Fakat o zamanla bu zaman
bir değildir, şartlar değişmiştir. Şartlar değiştiğinde
hükümler de değişiyor ve değişmek zorundadır.
Aksi halde zorluk ve adâletsizlik meydana gelir. Bu
da, dinin önemli bir direğini yıkar. Bu yıkıma uğra-
mamak ve uğratmamak için Hz. Mehdi'nin sünneti-
ne uymak zorunluluğu doğmaktadır. O halde Hz.
Mehdi'nin hükmüne uyalım, hayatı zorlaştırmaktan
kurtulalım. Dinde zorluk yaratmamış olan yüce Al-
lah zaten: "Allah sizin için zorluk dilemez" diyor.

Buraya kadar söylenenler ışığında Hz. Mehdi, ko-
nuyla ilgili hükmünü bildiriyor: "Resim ve heykel
yapmak, filim çekmek ve onları seyretmek haram
değildir. Onlara tapmak ve kötüye kullanmak ha-
ramdır."

Hem bir müslüman, meydana getirdiği eserlerle,
Allah'a karşı bir rekabete girişmez, haddini bilir.
Yaptığı eserleri de, sanatkârlığını ortaya koymak
veya geçimini sağlamak için yapar. Hz. Peygambe-
rin suret yapmakla ilgili sözleri (eger o sözler ona
aitse), haddini bilmezler içindir. Daha başka, Allah
sevgisinden uzaklaşıp, suret sevgisine kapılmama-
ları için olabilir.

Beşincisi; Hz. İbrahim'in puta tapanların bir putunu
kırması, keyfî bir düşmanlıktan değil, onlara ders
vermek içindi. Bu dersle, onları yanlış bir inançtan
kurtarıp, yüzlerini gerçek tanrı olan Allah'a çevirmek
istiyordu. Ama puta tapanlar, yanlışlarını gördükleri
halde asılsız inançlarından vazgeçmediler, uydur-
ma tanrılarına tapmaya devam ettiler.

Hz. İbrahim'in put kırıcılığından yanlış anlamlar çı-
karılmaması gerekir. Yani durduk yerde puta tapan-
ların putlarına saldırmak doğru değildir. Doğru olan,
ancak ders vermek için yapılandır. Bunun dışında
yapılacak saldırı ve tahripler; "onların tanrılarına
sövmeyin ki, onlar da sizin Rabbinize sövmesin" â-
yetince uygun değildir, yanlıştır. Dolayısıyla geçmi-
şe ait tarihî eserleri ve heykelleri tahrip etmek, Kur'
ana zıttır. Çünkü o eserler ve heykeller ancak tapı-
lınca put olur. Tapılmayan heykeller put değildir.

Buradan anlamalıyız ki, IŞİD ve Taliban gibi örgüt-
lerin tarihî eser tahripçiliği, tersinden Hz. İbrahimci-
lik oynamaktır. Çünkü onların tahrip ettikleri heykel-
ler, tapılmakta olan putlar değil, tapılmayan heykel-
lerdir.

Altıncısı; kalbi dünyadan arınmış temiz ruhlu inançlı
bir insan; resim, heykel ve yapma bebek gibi şey-
lere baktığında bir cesed görmüş gibi ürperebilir,
ruhu ondan rahatsızlık duyabilir. Bu durumda olan
hassas bir insan ve Hz. Peygamber, evinde resim
ve heykel gibi şeylerin bulunmasından nefret ede-
bilir ve öyle şeyleri evine sokmaz. "Siz de evinize
sokmayın" diyebilir. Fakat her insan bir Peygambe-
rin hassasiyetini taşımaz, resim ve heykelden rahat-
sızlık duymayabilir. Bunun için resim ve heykel gibi
şeyler bulundurmak herkese haram ve yasak edil-
mez. Rahatsızlık duyan zaten evine sokmaz. Bir
müslümanın da Allah'tan başkasına tapacak duru-
mu olmadığından, onun evinde bulunan resim ve
heykel gibi sanat eserleri, dinine zarar vermez.

Çünkü bir müslüman, evinde bulunan bir bitki, çicek
veya hayvan resmine baktığında, onlarda Allah'ın
ustalığını ve sanatkârlığını görür, Allah'ı anar, O'nu
yüceltir ve teşekkür eder. Bu şekilde evde bulunan
resim ve tablolar, sevap bile kazandırabilir, ibadet
yerine geçer.

Sözün özü; Allah'ın Mehdisi'nin sünnetine uyanlar,
dinlerini kendilerine gereksiz yere zorlaştırmaktan
ve zamanlarına ters düşmüş olmaktan kurtulurlar.
Allah'ın Mehdisi de, Hz. Peygamberin sünnetini in-
kâr ve reddetmez. Onun sünnetini bu zamanın şart-
larına uygun hale getirerek dini yeniler. Bu şekilde
Allah'ın dini de ürkülen ve korkulan bir din olmaktan
çıkar. İnsanlık da İslâmiyet'ten mahrum kalmamış
olur, hak yerini bulur ve Allah'ın ışığı tamamlanır.

Hz. Peygamber bugün dünyaya yeniden gelse,dini-
ni ondört buçuk asır öncesinin şartlarına göre değil,
bugünün şartlarına göre yaşayacaktır. O halde din-
de zarara uğramamak ve uğratmamak için Hz. Meh-
di'nin sünnetine uyalım ve yenileyiciliğine teslim o-
lalım.

Not: Bu bildiriyi, Dünya Müslüman Âlimler Birliği
incelemelidir.

                     Allah'tan başka ilah yoktur.
          Mehdi ve Mesih O'nun kulu ve elçisidir.

Zaman:  Yeni Çağ'ın onbeşi, Ramazan sonu.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Cevaplama ve Hakka dâvet.
Boyut:   Muranizm.

                                                   YAYINLAYAN
                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ
                                       *   *   *


Mittwoch, 5. August 2015

ALLAH DÜŞÜNÜR MÜ?

                      ALLAH DÜŞÜNÜR MÜ?

    herşeyi sayan ve hesaplayan ALLAHın adıyla

Bu suali cevaplayabilmek için önce "düşünme"nin
ne olduğunu bilmemiz gerekir. Düşünmek, "aklı iş-
letmek"tir. Aklı işletmek ise; "bilmek", "hesaplama
yapmak" ve "sonuç çıkarmak"tır. Allah da, "bilen",
"sayan", "hesaplayan" ve "hükmeden"dir. Allah'ın
"bilmek"ten başka "sayan" ve "hesaplayan" ve
"hükmeden" olduğunu bildiren bir çok âyet vardır.
Düşünmenin ne olduğunu ve Allah'ın da bir "sayıcı"
ve "hesaplayıcı" ve "hükmedici" olduğunu bilirsek,
"Allah'ın düşündüğünü" söyleyebiliriz.

Fakat bir kısım müslüman yazar; Allah'ın "bilen" ol-
duğunu, "düşünen" olmadığını iddia etmektedir.
Herhalde onlara bu iddiayı ettiren, aklın sadece bir
"bilme ve öğrenme aygıtı" olduğunu düşünmeleri-
dir. Bu düşünceye göre: "Allah her şeyi bilir. Her
şeyi bilenin de düşüncesi olmaz."

Ama akıl sadece bilme ve öğrenme aygıtı değildir.
Aklın fonksiyonlarında bilme ve öğrenme'den baş-
ka; anlama, hesaplama, hayal etme ve tasarlama,
kaydetme ve mantık da vardır. O halde aklın sade-
ce bir "bilme âleti" olmadığını kabul etmeliyiz.

Allah ise her şeyi bilmekte ve görmektedir. Fakat
bu bildikleri ve gördükleri arasında bir "hesaplama"
da yapmaktadır. İşte O'nun bu hesaplama yapma-
sını, "düşünme" olarak kabul edebiliriz. Düşünme,
aklı işletmektir. Aklı işletmek de, eldeki bilgilerle bir
hesaplama yapmak ve sonuç çıkarmaktır. Allah da
bir "hesaplama yapan" ve "sonuç çıkaran"dır. So-
nuç çıkarmak da, "hükme varmak"tır. Allah da "hük-
meden"dir. O halde demektir ki, karşımızda; bilen,
gören, hesaplayan ve hükmeden bir Allah vardır.

Eğer karşımızda bilen, gören, hesaplayan ve hük-
meden bir Allah varsa, demektir ki, Allah da bir tür
düşünceye sahiptir. O'nunkine de "Tanrısal düşün-
ce" diyebilir ve O'nun "düşündüğünü" söyleyebiliriz.
Bunu söylemek, "Allah'a âcizlik vermek" olmaz.

Evet, insan tam bilgiye sahip olmadığı için düşünür-
ken zorlanabilir. Fakat Allah böyle değildir. Çünkü
O, her şeyi bilir ve görür. Görmesi ve bilmesi eksik-
siz olduğundan da, bu bildikleri arasında bağlantı
kurmasında, hesaplama yapmasında ve sonuç çı-
karmasında yani "düşünme" eyleminde bulunma-
sında zorlanmaz. Bu konuda bir aczi olduğu ve
olacağı iddia edilemez. O halde Allah'ın düşünme
eylemi, insanınkiyle bir tutulamaz. Bir tutulamazsa,
O'nun düşüncesiz olduğu da iddia edilemez. İddia
edilemezse, O'nu aczden tenzih etmek maksadıyla
O, düşünme eyleminden hariç tutulamaz. Çünkü O,
düşünme eylemi içinde bulunan "sayma", "hesap-
lama", hüküm çıkarma-hükmetme" ve "kaydetme"
fiillerine sahiptir. Kur'anla sabit olan bu fiiller orta-
dayken, Allah'ı düşünme eyleminden nasıl hariç
tutabiliriz? Hariç tutarsak, Kur'ana zıt olmayacak
mıyız?

İnsan bir "gören"dir. Allah da bir görendir. İnsanın
bir "gören" olması karşısında Allah'ın da bir gören
olması, sorun yaratmıyor. Bu halde insanın düşün-
ce sahibi olması karşısında Allah'ın düşünmesi ne-
den sorun yaratsın? Allah'ın görmesi, duyması ka-
bul edilirken, düşünmesi neden kabul edilmesin?
Allah'ın görmesi, duyması ve konuşması gibi, he-
saplama ve sonuç çıkarma eylemi olan düşünmesi
de kabul edilmeli değil mi?

Peki, Allah sayma ve hesaplama yapıyorsa bu, "O'
nun her şeyi bilmediğini" göstermez mi? Veya Al-
lah her şeyi biliyorsa, O'nun sayma ve hesaplama
yapmasına ne gerek var?

Allah, her şeyi hesaplamış ve sonucunu bilmiştir.
Fakat O'nun bu bilmesi, yeni hesaplamalar yapma-
sına engel değildir. Bu şuna benzer: Bir okulda bir
öğretmen, kendi sınıfındaki öğrencilerin zekâ ve
çalışkanlık derecelerine bakarak kimlerin sınıfta ka-
lacağını, kimlerin geçeceğini önceden bilir. Ama
bu bilgisine rağmen her öğrencinin notunu kaydet-
meye ve hesaplamaya devam eder. Çünkü öğret-
menin bildiklerini, öğrenciler bilmemektedir. Öğret-
men de sonucu, sene sonunda öğrencilerine bir
karne ile bildirmek zorundadır.

Aynı şekilde yüce Allah da insanların her şeyini bil-
miştir. Fakat Allah'ın bildiklerini insanlar bilmemek-
tedir. Bunun için Allah, herkesin iyilik ve kötülüğünü
kaydeder ve hesaplamasını yapar. Hesap Günü'n-
de de herkesin çalışma defterini ve karnesini bir
hologramdan defter olarak eline verir. Bu defterle-
rin içindeki sonuçlara göre de, cenneti kazananlar
ve kaybedenler ortaya çıkar.

Demek oluyor ki, Allah'ın hesaplama içinde olması,
O'nun her şeyi bilmediğini göstermez. Çünkü O,
her şeyi bilse de yine hesaplama yapar. Çünkü so-
nucu kullarına göstermesi gerekiyor. Bunu göster-
mezse, kimseyi cezâlandırma ve mükâfatlandırma
gerekçesi olmaz. Bu halde de insanları sınamanın
bir anlamı kalmaz.

Eğer Allah insanları yaratıp; "Ben sizlerin yapacağı-
nız işlerin sonucunu biliyorum" diyerek, imtihansız
olarak onların bir kısmını cennete, bir kısmını da
cehenneme gönderse, cennetlikler diyecek: Biz
bir iyilik yapmadan, hak etmeden bizi neden cenne-
te gönderdin? Cehennemlikler de diyecek: Biz bir
kötülük yapmadan bizi niçin cehenneme attın? Bu
mu Senin adâletin? Bize neden zulmediyorsun?

İşte bu itirazları önlemek için her şeyi bilen Allah'ın
insanları imtihana tabi tutması şart olmuş. Bu imti-
han için de Peygamberlerini göndermiş. Ta ki in-
sanlar görevlerini bilsin ve "bizi Kendinden ve va-
zifelerimizden habersiz bıraktın" şeklinde bir ba-
haneleri kalmasın.

Allah'ın insanların başına gelecekleri ve neler ya-
pacaklarını önceden bilmesi, onları imtihana tabi
tutmasını boşa çıkarmaz. Çünkü bilmek ayrıdır,
zorla yaptırmak ayrıdır. Yani bir şeyi bilmek, zorla
yaptırmak değildir. İnsanlar da iyi ve kötü yolu seç-
mekte serbest bırakılmış ve seçimlerinin sonucu
da onlara önceden Kitaplar yoluyla bildirilmiştir. Bu
bildiri ve seçim karşısında kimse tabi tutulduğu im-
tihanın geçersiz olduğunu iddia edemez. Çünkü Al-
lah kimseyi zorla doğru yola veya eğri yola götür-
müyor. Herkes seçimini özgür iradesiyle yapıyor.
Allah da herkesi seçtiği yola götürüyor. Eğer böyle
olmasaydı, dünyada bir tek ateist bulunmaz, hepsi
de Allah yolunda olurdu. Ama onlar Allah'ın yolun-
da değil, şeytanın yolundadırlar. Demek Allah'ın
bilmesi, zorla yaptırma değildir. Çünkü ateistler,
kendi istekleriyle ateist olmuşlardır ve yine kendi
istekleriyle Allah'ı inkâr etmekte ve O'nun yoluna
girmemektedirler. O halde Allah'ın bilmesinde bir
cebir yoktur.

Ateistler istiyor ki, Tanrı her şeyi bilmesin. Ancak
bu takdirde onlara göre insanların sınanması ge-
çerli olur. Ama Tanrı her şeyi bilmediğinde de;
"Tanrı her şeye muktedir değildir" diyecekler. Yani
ateistler kendi keyflerine göre bir Tanrı istiyorlar.
Allah da onların isteklerine göre bir Tanrı olmadığı
için, O'nu reddediyorlar. Yani "âciz" bir Tanrı istiyor-
lar ki, Tanrı onları değil, onlar Tanrı'yı yönetsin!
Kendileri Tanrı'nın yerine geçsin...

Yüce Allah da onların bu düşüncesine Kur'anıyla:
"Allah'tan başka tanrı yoktur. O'ndan başkası tanrı
olamaz" diyerek cevaplıyor. Çünkü bu evreni ve i-
çindekileri yaratacak, yaşatacak ve yönetecek bilgi,
kudret ve kabiliyete sahip olmayan bir kimse, ger-
çek Tanrı olamaz.

O halde ateistler şunu iyi bilmelidir: Akıl uydurması
bir tanrı, gerçek Tanrı olmaz. Gerçek Tanrı, elçi ve
kitap gönderendir. Doğa, madde, tesadüf ve kendi-
kendinelik ise bir elçi ve kitap göndermemiştir ve
gönderemezler de. Böyle bir gönderim olmadığına
göre, Allah'ı inkârları da geçersizdir. Çünkü (onların
düşüncesine göre "evren oluşurken") onlar, evrenin
"kendikendine" veya "tesadüfen" veya "sebeplerin
bir araya gelmesiyle" veya "doğa yasalarıyla" oluş-
tuğuna şahit olmadılar. Buna dair kesin bir bilgileri
de yoktur. Böyle bir şahitlik ve kesin bilgiye sahip
olmadıkları halde yaptıkları inkârın da bir geçerliği,
gerçekliği ve haklılığı yoktur.

Ateistlerin bu geçersizlik, gerçek dışılık ve haksız-
lıktan kurtulmak için gösterecekleri gayret, en insa-
nî bir davranış olur. Tabii hedeflerinde hakiki insan
olmak gibi bir istekleri varsa...

Kimse unutmasın! Ölümden sonra yok oluş yok. Ya
cennet var, ya da cehennem! Cennet, hakiki insan-
ların yurdudur. Cehennem de, hakiki insanlıktan u-
zak kalmışların hapishanesi!

Not 1: Kur'anda "Allah'ın düşünmesi" ile ilgili açık
bir âyet yoktur. Fakat O'nun; "bilen", "sayan", "he-
saplayan" ve "hükmeden" olduğunu bildiren âyetler
vardır. Bu âyetler de, "düşünmenin araçları"dır. Bu
da demektir ki: Allah da düşünür. Çünkü yüce Allah'
ın; yaratmak, yaşatmak ve yönetmek gibi en büyük
üç fiili vardır. Bu fiiller de düşüncesiz olmaz. Yani
(bilmek, görmek, duymak ve konuşmak'tan başka)
sayması, hesaplaması, tasarlaması ve çıkarım
yapması olmayan bir Allah'ın; yaratması, yaşatması
ve yönetmesi de olamaz. Madem yaratması, yaşat-
ması ve yönetmesi var, o halde O, en iyi düşünen-
dir. O'nun düşüncesi de; bilme, sayma, hesaplama
ve hükmetme'ye dayanıyor. Bundan başka kaydet
mesi ve kaydettirmesi de vardır. Bu kaydettirme iş-
lemi de, O'nun "Tanrısal Bilgisayarı"na işaret eder.
Bu da Kur'anda, "kaydedici kitap" veya "kaydedici
levha" şeklinde bildirilir.

Sözün özü: Görmesi, duyması ve konuşması olan
bir Allah'ın; "düşünmesi" de olduğunu söylemekte
bir sakınca yoktur. Ancak şunu da söylemek de
fayda var: Allah bir anda her şeyi eksiksiz gördüğü
için, bir anda sonuçları da görmektedir. Bunun için
Kur'anda Allah'ın "düşünmesi"nden değil, "herşeyi
bilmesi"nden bahsedilir. Yani yüce Allah sürekli o-
larak herşeyi görmekte ve onların sonuçlarını da
bilmektedir. Bununla birlikte O, düşünmenin araçla-
rına da sahiptir ve onları kullanmaktadır. Buradan
da şunu çıkarabiliriz ki; görmesi eksiksiz olanın, dü-
şünmesi değil, bilmesi olur. Allah ile insanın düşün-
mesi arasındaki fark şudur ki; insan, düşünmek için
zamana muhtaçtır. Fakat Allah zamana muhtaç de-
ğildir. Yani Allah, bir anda bakar, görür, hesaplar ve
sonuç çıkarır. İşte O'nun düşünmesi de böyledir.

Sözün özünün özüne gelirsek: Allah herşeyi bilen-
dir. Eğer Allah herşeyi biliyorsa, düşünmesine ge-
rek yoktur. Çünkü herşey O'nun görmesi altındadır.
Fakat yeni işler ve icadlar yapmak ve yeni kararlar
vermek isterse, bunlar da düşünmeyi, yani sayma
ve hesaplamayı ve sonuç çıkarmayı gerektirir. Al-
lah'ın görmesi ve bilmesi eksiksiz olduğundan da
O, bütün bu işlemleri bir anda zamansız olarak
gerçekleştirir, insan gibi saatlerce, dakikalarca dü-
şünmesine ihtiyacı yoktur. Yani, insanın düşünce
sistemiyle Allah'ın düşünce sistemi bir ve eşit de-
ğildir.

Bildiklerimiz, Allah'ın öğrettiği kadarıdır. En doğru-
sunu yine yüce Allah bilir. Hatalı bir söz ettikse, Al-
lah bizi affetsin.

Not 2: Allah'ın düşünce sisteminin küçük bir örneği
Google'da ve hesap makinasında da vardır. Onlar
da (istenene) bir anda bakar, görür, hesaplar ve so-
nuç verir. Ama insan, onların yaptığını kendi aklıyla
yapmaya çalışsa, onların verdiği sonuca ulaşabil-
mek için saatlerce, dakikalarca, belki senelerce
uğraşması gerekir.

Not 3: İnsan herşeyi bilseydi, düşünmesine gerek
kalmazdı.

Not 4: Allah'ın bir düşünce sisteminin olması, yani
sayması, hesaplaması ve sonuç çıkarması, O'nun
"herşeye kadir olduğu" gerçeğiyle çelişmez.

Not 5: Allah her işi "ol" emriyle yapmaz. O'nun, in-
sanı iki eliyle yapması, şekillendirmesi, ruh üfleme-
si yani programlaması gibi işleri de vardır. Bunlar
da O'nun, bir "düşünce sistemi"nin bulunmasını
gerektiriyor.

Not 6: Allah'ın yaratma sistemi, basitten mükem-
mele doğrudur. Ama yarattığı her basit şey, çok
mükemmeldir. Bunlar da, "hesaplama" ile ilgili
işlerdir. Yani, bir "düşünce sistemi" olmadan
olmaz.

Not 7: Dünya Müslüman Âlimler Birliği, bu bildiriyi
incelemelidir.

                     Allah'tan başka ilah yoktur.
          Mehdi ve Mesih O'nun kulu ve elçisidir.

Zaman:  Yeni Çağ'ın onbeşi, Ramazan sonu.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Cevaplama.
Boyut:   Muranizm.

                                                   YAYINLAYAN
                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ
                                       *   *   *