Sonntag, 13. Februar 2022

EY TÜRKİYELİLER! İŞTE SİZİN YENİ VE GERÇEK DÜŞMANINIZ!

EY TÜRKİYELİLER! İŞTE SİZİN YENİ VE GERÇEK ŞMANINIZ!

 

insanları şeytanla ve şeytanlıklarla savaşmaya dâvet eden eşsiz ALLAHın adıyla

 

(Baş not: Yukarıda kullandığımız "Türkiyeliler" kelimesini, ırkçılığı hatırlatmaması için kullanıyoruz. İsteyenler o kelime yerine "Türkiye vatandaşları"nı da koyabilir.)

 

Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan kovid hastalığına yakalandığını duyurunca ona hakaretler yeniden başladı. Fakat ona yapılan hakaretler suçtur. Bu suçun terkedilmesi gerekiyor. Çünkü Cumhurun Başı Sayın Erdoğan bulunduğu makamda kendi şahsını değil, 84 milyon Türkiyeliyi temsil ediyor. Ve o, Türkiyeli halkların çoğunluk oyuyla o makama gelmiştir. Bu durumda ona düşmanlık, onu oraya getiren millet çoğunluğuna düşmanlıktır. Bu da, dolayısıyla Cumhuriyet'e ve Demokrasi'ye düşmanlıktır. Cumhuriyet'e ve Demokrasi'ye düşmanlık edenler hangi siyasal rejimin gelmesini isterler acaba? Padişahlık ve diktatörlük isteyemeyeceklerine göre, düşmanlıklarını terketmeleri gerekmez mi? Elbette gerekir! O halde bu düşmanlık bitmek ve gitmek zorundadır.

Siyasal muhalefet partilerinin ve partililerinin çoğunluğunu, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a düşmanlık içinde görüyoruz. Fakat o düşmanlık içinde olanlar doğru yolda olmadıklarını bilmek ve eğri yoldan çıkmak zorundadırlar. Çünkü haksız düşmanlık Türkiye'ye ve Türkiyelilere iyilik getirmez. İyilik peşinde olmayanlar ise Türkiye siyasetinden çekilmek zorundadırlar. Çünkü Türkiye'ye ve Türkiyelilere iyiliği olmayacak partilerin ve partililerin seçilme ve iktidar olma şansı yoktur. Seçilme ve iktidar olma şansı isteyen siyasetçiler, millet çoğunluğunun seçtiğine rıza gösterip haksız düşmanlıklarını bırakmalıdırlar.

Ey Türkiyeliler! 50 yıl önceki toplumsal düşmanınız; fakirlik, cahillik ve bölünme idi. Siz bu iki fakirlik ve cahillik düşmanlarını okullaşma ve sanayileşme silahlarıyla yendiniz. Ama "bolünme" düşmanını henüz yenemediniz. Çünkü dini cemaatleriniz ve dünyevi cemaatleriniz Türkiye için birleşemiyor. Fikir ve siyaset dünyanız da 100 partiye bölünmüş. Bu bölünmüşlük Türkiye'ye ve Türkiyelilere zarardır. Çünkü bölünmüşlük, sömürgeci ülkelerin işini kolaylaştırır. Dinen, fikren ve siyaseten 100 parçaya bölünmüş bir Türkiye'yi lokma yapmak onlar için zor değildir. Emperyal güçlerin lokması olmaya razı değilseniz, bölünmüşğünüzü sona erdirmeniz gerekir.

Şimdi sizin, bölünmüşlük düşmanını yenebilmek için bir "ittifak (yani birleşme) silahı"na ihtiyacınız var. Bu silah, tevhid'dir. Yani "Allah'tan başka ilah yoktur" hakikatidir. Müslümanlar ve cemaatleri ancak bu hakikat etrafında birleşebilirler. Bu birleşmenin lideri ise Allah'ın Mehdisi'dir.

Denebilir: "Ortalıkta sahte mehdiler dolaşırken gerçek Mehdi'yi nasıl bileceğiz?"

Gerçek Mehdi: Allah'tan bilgi, ışık ve elçilik almıştır. Onun aldığı elçilik, yeni bir din ve kitap getirmek için değil, mevcut dini yenilemek içindir. Bu yenileme de asrın şartlarını nazara alarak, dinin esaslarını iptal etmeden, Kitap'taki âyetleri çıkarmadan hak ve adalete ve ilme dayalı olarak yapılır.

Yüce Allah, sadece din ve kitap getiren Elçiler göndermemiştir. Dinine, kitabına ve Elçilerine yardım edecek Elçiler de göndermiştir. İşte Mehdi Hazretleri de o elçilerden biridir. Yani "yardımcı Elçi"dir. Yeni bir Din ve Kitap getiren Elçi değildir. Meselâ Hz. Musa'nın kardeşi Hz. Harun da bir yardımcı elçidir. Yâsin Sûresi 14'te geçen 2'inci ve 3'üncü elçiler de bir yardımcı elçidir.

Allah'ın görevlendirmesi olmadan kimse kendini Mehdi ve Peygamber ilân edemez. Allah'ın görevlendirmesi de "Elçilik vererek" olmaktadır. Gerçek Mehdi de Allah'tan Elçilik almış bir kimsedir. Onun adı: Mehmed Nur'an'dır.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de Allah'tan Elçilik almıştır. Fakat o, bu Elciliği kendi üzerinde göstermemiş, eserlerine bırakmış ve "Resail-en Nur, Risaleten Nur" demiştir. Allah'tan aldığı ilhamlarla Risale-i Nur'u vücuda getirmiş ve 20. asrın İmamı olmuştur.

21. asrın İmamı ise Hz. Mehdi'dir. 21. asır, insanlığın son asrıdır. 22. asrın ilk çeyreğinin sonlarında da kıyamet başlayacaktır. Dikkat ediniz, "başlayacaktır" diyoruz. Yani kıyamet bir anda patlayıp bitmeyecektir. Bunun safhaları, basamakları ön temizliği vardır. Kıyametin bilgisi de Allah'ın Mehdisi'ne verilmiştir. Yeri ve zamanı geldiğinde de bu bilgiler açıklanacaktır.

Gerçek Mehdi'yi arayanlar bilmelidir: Gerçek Mehdi, müslüman milletten para toplamaz. Onlara savaş açmaz. Onların siyasal iktidarına darbe vurmaz. Gerçek Mehdi ancak müslüman millete musallat olmuş diktatörlere, zâlimleşmiş yönetimlere darbe vurur. Ve gerçek Mehdi, daima müslümanların ve İslâmiyet'in lehine çalışır, onların önünü açmak için uğraşır.

Mehdi, Hz. Muhammed(sav)den üstün değildir. Muhammed Hazretleri'nden daha üstün bir insan da dünyaya gelmeyecektir.

Allah'ın Mehdisi'ne gıyaben biat etmeyenler ve onun zıddına gidenler, onun şefaatinden mahrum kalacaklardır.

Şimdi tekrar "birleşme" konusuna dönelim. Dünyevî cemaatlerin birleşmesi nasıl olur? Neyin etrafında birleşmelidirler? Merkezleri ne olmalıdır?

Dernekler ve partiler ve sivil toplum kuruluşları ve örgütler birer "dünyevî cemaat"tir. Bu cemaatler Türkiye'nin "süper güç" olması noktasında birleşebilirler. Hiç bir dünyevî cemaat Türkiye'nin bir "zayıf güç" olarak kalmasını isteyemez ve istememelidir. Türkiye'nin süper güç olması için çalışmayan ve çalışmayacak ve bunun için birleşmeyecek cemaatler Türkiye ve halkları için ne anlam ifade eder? Bu birleşmeye katılmayan cemaatlerin ne önemi kalır?

O halde bölünmüşlük son bulmalı ve Türkiye'nin süperleşmesi için gerekli birlik ve birleşme sağlanmalıdır. Türkiyelilerin fikir ve düşüncesi ve vakti boş ve faydasız şeyler için heba edilmemelidir.

"Bölünmüşlük" düşmanını yendikten sonra Türkiyelilerin karşısında dört yeni düşman daha vardır. Bu dört düşman yenilmediği müddetçe Türkiye ve halkları kurtulmuş olmaz. Kurtuluş için o dört düşmanı yenmek gerekiyor.

Ey Türkiyeliler ve ey millet çoğunluğunun seçtiklerine ve iktidar verdiklerine düşmanlık etmekte olan siyasal muhalefet! Sizin gerçek düşmanınız, millet çoğunluğunun seçtikleri ve iktidar verdikleri değil; haksızlık, adaletsizlik, namussuzluk ve ahlâksızlıktır. Bu yeni dört düşmana karşı; hak, adalet, namus ve ahlâk silahlarıyla savaşmak zorundasınız. Bu savaşı vermeyenler kurtulmuş olmaz. Kurtulmuş olmayanlar ise şeytanın esiri olarak yaşarlar. Bu tutsaklık kabul edilemez, edilmemelidir. O halde savaşmaktan başka çare yoktur. Savaş için de silahlanmak gerekir. Silahlarınız ise; hak, adalet, namus ve ahlâk'tır.

Bu silahlar içinde hangi kurşunların bulunduğunu merak ediyor musunuz? Madem merak edersiniz, o halde biz de açıklayalım, gösterelim.

"Hak" silahının içinde şu kurşunlar vardır: Yaratan'ın, yaratılış'ın ve yaratılmışlar'ın yasasına itaat. Yaratılmışlar'dan olan "insanlar"ın yasası, Yaratan'ın ve yaratılış'ın yasasıyla uyumlu olmak zorundadır. Bu zorunluk sağlanmazsa, millet çoğunluğu mutsuzluğa uğrar. Yönetimler ise milletin mutluluğunu, huzurunu sağlamak için vardır. Bu sağlama için de millet çoğunluğunun inancına zıt yasa yapılamaz. Yapılmışsa, o yasayı kaldırmak veya değiştirmek gerekir.

"Adâlet" silahında şu kurşunlar vardır: Haklıya hakkını vermek, suçluyu cezalandırmak. O halde haklıya hakkını verelim, suçluyu da cezalandıralım.

Suçlu, işlediği suçun dengiyle cezalandırılır. Suçu, para ve hapis cezasına cevirmek veya affetmek de mümkündür. Kötülüğe uğramış olan sağ olduğu müddetçe ve onun izni olmadan devlet suçluyu affedemez.

Haklıya hakkını vermemek ve suçluyu cezasız bırakmak zulümdür, kötülüktür. Bu kötülüğü terketmek insanı "iyi"leştirir, "barış"tırır. Barış olmazsa, huzur ve mutluluk da olmaz.

"Namus" silahında şu kurşunlar vardır: Nikâhlanmaya rağbet gösterip gayri meşru cinsel ilişkiden uzak durmak. Ensest ve eşcinsel ilişkiye yaklaşmamak ve tecavüzcülükten de kaçmak. Namus silahında kadınların sokağa ve televizyona çıkarken kollarını, bacaklarını ve göğüslerini örtmesi de vardır. Bu örtünmeyi yapmayan kadınlar erkekleri bozar. Erkeklerin bozulmasıyla aile saadeti mahvolur. Kadınların sokağa çıkarken başlarını örtüp örtmemek onların seçimine bırakılır. Başını örtmek isteyene de açmak isteyene de baskı yapmak, onların özgürlüğüne tecavüzdür. Bu tecavüz kabul edilemez.

En medenî bir erkek bile, açık bacaklı karısının bir başka erkek tarafından seyredilmesinden hoşlanmaz, rahatsız olur. Bu halde doğru olan, kadınların seksi yerlerini açıkta bırakmamalarıdır. Eğer bütün erkekler şehvetsiz bir melek olsaydı bu takdirde kadınlar çıblak olarak dolaşabilirdi. 

Nikâh ise: Evlenilecek eşin ailesinden ve Yaratıcı'sından izin almak ve eşin haklarının korunacağına dair devlet memuru önünde sözveride bulunmaktır. Devletin bulunmadığı ve ulaşılamadığı yerlerde gerekli işlemi dini lider yapar. İki erkeğin evlenmesi ise, Tanrı tarafından yasaklanmıştır. Müslümanların, Hıristiyanların ve Musevilerin çoğunlukta olduğu bir ülkede bu yasak çiğnenemez. 

"Ahlâk" silahında şu kurşunlar vardır: Hakareti, saygısızlığı, gurur ve kibiri, yalancılık ve iftiracılığı, hırs ve hasetçiliği, gıybet ve yalancılığı, cimrilik ve menfaatçiliği terketmek. Onların yerine de; iyilikçilik ve cömertliği, doğruluk ve mertliği, Allah için çalışma ve O'ndan istemeyi, alçak gönüllüğü, saygılı olmayı, güler yüz ve tatlı dilliliği koymaktır.

Şunu unutmayalım: İnsanlarla iletişimin başı ve sonu saygı ve selamdır, hakaret değildir. Onlarla iyi geçimin yolu da tatlı dil, güler yüz ve doğruluktur, aldatmamaktır. O halde yalancılıktan yüz çevirelim. Yalancılıktan yüz çevirmeyenlere millet inanmaz ve güvenmez. Bu güvensizlik de birleşmeyi baltalar, ötekileşmeyi ve ötekileştirmeyi doğurur. Güven için doğruluk, birlik için de güven gereklidir.    

Yalanlarla, iftiralarla iktidar kazanmaya çalışan bir siyasetçi sahtekârdır. Sahtekârlık ise, şeytanın safında durmaktır. Evrenin yüce Sahibi ise, şeytanın safında duranlara lânet etmektedir. Bu lânetlik durumdan kurtulmak siyasetçilerin en birinci görevidir. Bu görevi yerine getirmeyenlerin siyaset sahnesinde bulunma hakkı yoktur. Birinci düşman neydi? Haksızlık! O halde siyasetçiler önce kendi haksızlıklarını hak silahıyla öldürmelidir. Bu öldürmeyi yapmadan siyasette bulunmaları millete kötülüktür. Kötülük içinde olanların ise siyasette yeri yoktur!

İmza: Mehdiyet ve Hilâfet Makamı.

 

Not 1: Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ölümünü bekleyen hazımsızlar, sabırsızlar ve tahammülsüzler şunu iyi bilmelidir: Recep giderse, onun yolunda giden Şaban gelir. Şaban da giderse, onu takip edecek Ramazan gelir. Ramazan'dan sonra ise ne yazık ki bayram değil, kıyamet gelir. Elinizde çok iyi değerlendirilmesi geren 60 yıl var. 60 yıl sonra ise kıyametin ön temizliği başlayacak ve yeryüzünün her yerinde şiddetli depremler olacak ve depremler sonucunda insanlığın yarıdan fazlası ölecek. Elinizdeki bu son 60 yıllık dönemde isterseniz bozgunculuk, isterseniz düzgüncülük yaparsınız. Eğer düzgüncülük yapmak isterseniz Türkiye'nin süperleşmesi için çalışabilirsiniz.  

Not 2: Siyasal ana muhalefetin lideri, Türkiyelilere bedava elektirik vaadinde bulunmuş. Bedava elektriğin süresi de verilmelidir. Bir ay mı, iki ay mı, yoksa iktidarda kaldıkları müddetçe mi? Eğer iktidardan gidinceye kadar vereceklerse, buna devlet hazinesi dayanır mı? Milleti aldatmış olmamak için bunun cevabı verilmelidir.

Not 3: Bir müzik sanatçısı hata ederek Hz. Âdem ve Havva'yı "cahillik"le damgalamıştı. Fakat bu damga kalkmalıdır. Çünkü fizik, kimya, geometri ve kozmoloji bilgileri önemli ve kıymetlidir. Ama onlar en üstün bilgi değildir. En üstün bilgi, "ebediyet bilgisi"dir. Bu bilgiye sahip olmayan insanlar çok bilgili olsalar da cahil sayılırlar. Hz. Âdem ile Havva ise ebediyet bilgisine sahiptiler. Dolayısıyla onlara cahil demek hatadır. Dünya ve evrenin Sahibi'ni tanımayanlar da çok büyük cahillik içerisindedirler.

Ebediyet bilgisi'ne sahip olmak isteyenler bu bilgiyi ancak "âhirete inanç"ta bulabilirler. Âhiret inancını kazanmak isteyenler, Bediüzzaman Hazretleri'nin "Onuncu Söz" isimli kitabını okumalıdırlar.

Not 4: Bir İlahiyatçı, Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem'i namussuzlukla suçlamış. Eğer o İlahiyatçının buna dair bir delili varsa, onu ortaya koysun. Delili yoksa, sözünü geri alsın. Delilsiz suçlama iftiradır. İftira ise suçtur.

İsa Mesih'in mûcize olarak babasız dünyaya geldiği Kur'anın âyetiyle, yani Yaratan'ın Sözü'yle sabittir. Bu mûcize, İsa'yı meydana getirecek dölün ışınsal soluk olarak Meryem'in anarahmine melegin üflemesiyle veya meleğin ışınsal eliyle gerekli dölü rahim kanalına yerleştirmesiyle meydana gelmiştir. Meleğin ışınsal eli, insanın vüduna rahatlıkla girer çıkar. Hiçbir zarar vermez. Güneşin ışınlarının vücudumuza girip çıkması gibi. Bu işlemde cinsel ilişki yaşanmamıştır. Çünkü meleğin cinsiyeti ve şehveti yoktur.

(Erkek dölünü ışına çevirip kadın rahmine ışınlamak tıpta en üstün tekniktir. Tıp dünyası henüz bu seviyeye ulaşmamıştır. Hz. Meryem'de meydana getirilen mûcize, tıp dünyasına ders olsun!)

Günümüzde doktorların cinsel ilişki olmadan kadının rahim kanalına döl yerleştirmesine ve onu çocuk sahibi yapmasına inananlar, Hz. Meryem'in babasız çocuk sahibi olmasına da inanmalıdırlar. Vatikanlılar da bu mûciyeyi kabul edip: "İsa'nın babası Tanrı'dır" demeyi bırakmalıdırlar. Bu asılsız inancı terketmeyenlerin inançları Tanrı katında geçersiz olacak ve onlar mutlaka cezalandırılacaklardır.

Dinsiz ve ateist ilahiyatçıların ilahiyat fakültesinde ne işi var! Kendilerine daha başka bir meslek arasalar daha iyi olmaz mı?

Not 5: Bundan önceki bildirimizin ikinci basımında: "Müslümanlar ile Atatürkçüler arasında tam barış sağlanmamıştır. Tam barış sağlanıncaya kadar Atatürk'e hakareti suç sayan kanun maddesi kalabilir" demiştik. Bu satırları okuyan bozguncular: "Hah, bulduk!" dediler: "Madem tam barış sağlanmamış, biz de Müslümanlarla Kemalistleri çatıştıralım." Bu çatışmayı sağlamak için de Samsun'da bir Atatürk heykelini yıktırmaya çalıştılar.

Çatışma çıkarmak isteyen bozguncular şunu iyi bilsin: Müslümanların Atatürk'ten alacakları bir intikam yoktur. Eğer Atatürk onların dedelerine bir kötülük yapmışsa, bunun hesabını sormak, Allah'a düşer. Bunun için Atatürk'ün iyiliklerini mükâfatlandırmak veya kötülüklerini cezalandırmak onu yaratan Yaratıcı'ya bırakılır. Müslümanların tek istedikleri şudur: Atatürk'le ilgili bütün gerçekler ortaya serilsin, gizlenmesin ve onu eleştirmek suç olmaktan çıkarılsın. Hakaret suçtur, ama eleştiri, fikir özgürlüğüdür. Bu özgürlük, müslümanların elinden alınmamalıdır. Müslümanları Atatürk'e taptırma zorbalığı da son bulmalıdır.

Not 6: Ey İslâm karşıtlığına soyunmuş olan solcular, kemalistler ve ateistler! Eğer siyaset hesabına çalışıyorsanız, yüzde doksanı müslüman olan bir ülkede İslâm karşıtlığı yapma hakkınız yoktur. Bu haksızlığı sürdürdüğünüzde kimden oy isteyecek ve alacaksınız? Bu konuda AB ve ABD'den alacağınız ve almakta olduğunuz yardımlar size iktidar kazandırır mı? Yoksa zorbalık ve sahtekârlıkla mı iktidar olmayı umuyorsunuz? AB ve ABD'ye güvenip de müslümanlara çatmamalısınız. Çünkü o dayandığınız zâlim güçlerin gücü yakında müslümanların Sahibi yüce Allah tarafından kırılacaktır ve kırılmaktadır. Size düşen, müslümanlarla barış içinde yaşamaktır. Aksi halde kaybeden olursunuz! AB ve ABD'nin Afganistan'daki yenilgisini de unutmamalısınız!

Not 7: Dinî Cemaatlere, "birleşmenin hedefinin ne olacağını" söylemeyi unutmuşuz. Birlik ve birleşmenin merkezi tevhid, lideri Mehdi'dir dedik. Bu birliğin hedefi ise: Hak, adalet, namus ve ahlâkı ve bunlara dayalı özgürlüğü önce kendi dünyamıza sonra da dışımızdaki dünyaya egemen kılmaktır.

Dünyevî Cemaatlere de "Türkiye'nin süper güç olması" hedefini göstermiştik. Fakat biz: Haklı, adâletli, namuslu, ahlâklı ve bunlara dayalı özgürlüğü bulunan bir Süper Güç istiyor ve hedefliyoruz. Haksız, adâletsiz, namussuz, ahlâksız ve özgürlüğü bozuk bir süper gücü reddediyoruz.

İstediğimiz birlik ve birleşmede esas amacımız önce kendimizi sonra da çevremizi iyileştirmektir. Bu birlik ve birleşmemiz; hiçbir şahsın ve hiçbir devlet ve ülkenin aleyhine değildir. "Aleyhine" derken, "birliğimiz haksızlığa dayanmaz" demek istiyoruz. Bu istek ile de belki zâlimleşmişçlerin kötülüğünden kendimizi korumak istiyoruz. Bu birliğimize (yani Dinî Cemaatler'in birliğine), isterlerse, Allah'ın tekliğini kabul etmiş Hıristiyan ve Musevi cemaatleri de katılabilir.

Bu konunun uzmanı olan kardeşlerimiz kalemlerini harekete geçirsinler.

Not 8: Ey Türkiyeliler ve ey "insanım" diyen insanlar! Evinizin ve dükkanınızın ve vatanınızın nasıl bir sahibi varsa, bu Dünya ve Evren'in de bir Sahibi vardır. Bu Sahip hiç boş durmayarak, uyumayarak ve boş iş yapmayarak devamlı surette evreni işletmekte ve yönetmektedir. Bu yönetim ve işletimle de yeryüzünde hergün 24 saatlik bir "hayat" üretmektedir. Bu üretimin karşılığı olarak da sizlerden teşekkür istemektedir. Siz de bu teşekkürü etmelisiniz. Bu teşekkürünüz olmazsa, hayat size helâl olmaz. En birinci göreviniz, yaşamakta olduğunuz hayatı "haram" olmaktan çıkarmaktır. Bu çıkarmayı yapmayanlar "insan" olmaktan çıkarlar. İnsanlıktan çıkmış insanlara "medenî" denmez, "uygar" denmez.

Eğer dünya ve evreni insanlar yaratmış olsaydı ve onları işletselerdi bu takdirde teşekküre gerek kalmayacaktı. Yükseliş isterseniz, sahipli bir dünyada sahipsizmiş gibi hareket etmeye son vermelisiniz.

Ey yaşatılışta ve rızıklandırılışta olan insanlar! Eğer dünyanın sahipli oluşunu kabul ediyorsanız, alışveriş yaptıktan ve yiyip içtikten sonra tek İlâhınız Allah'a: "İhtiyaçları karşılayan, açları doyuran Rabbimiz, Sana hamdolsun" diyerek teşekkür ediniz. Bu teşekkür, Yaşatıcı'nızın hakkıdır. Haklıya hakkını vermek ise "adalet"tir. Adaletli olmak ise sizi gerçek Tanrınız'la barıştırır. Bu barış ise size cenneti kazandırır. Ebediyet istemez misiniz?

Not 9: Duamız: Ey bizi yaratan ve yaşatan eşsiz Sahibimiz! Türkiye ve Türkiyeliler aleyhide çalışan bozguncuların ve onlara yardım eden dışçlerin -eğer kötülüklerine son vermezlerse- belâlarını ver. Güçlerini yok et! Sana inanmış ve teslim olmuş kimseleri onların kötülüğünden koru. Duamızı kabul buyur.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Allah'tan başka ilah yoktur. Mehdi ve Mesih Allah'ın kulu ve elçisidir.

 

Zaman: Yeni Çağ'ın yirmiikisi, Şubat'ın ikinci haftası.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka davet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

* * *

 

 

 

 

Donnerstag, 27. Januar 2022

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'A HAKARET ATATÜRK'E HAKARETLE EŞİTTİR!

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'A HAKARET ATATÜRK'E HAKARETLE EŞİTTİR!

 

insanlardan saygı isteyen ALLAHın adıyla

 

Sedef Kabaş isimli iletişimci bir kadın yaptığı bir benzetmeyle medya önünde Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'a "hayvan" diyerek hakarette bulunmuş. Bu hakaretinden sonra da tutuklanmış. Şimdi bu hakaret ve tutuklamanın doğru olup olmadığına geçmeden önce çok önemli bir ölçüyü bilmemiz ve kazanmamız gerekiyor. 84 milyon Türkiyelinin kazanması gerektiği ölçü şudur: Yapılan veya yapılacak iş, fiil ve hareket "Haklı" mı?, "Adaletli" mi?, "Namuslu" mu? ve "Ahlâklı" mı? Eğer yapılan ve yapılacak iş ve hareket bu ölçüye uyuyorsa, o iş yapılır. Ölçüye uymuyorsa, o işi engellemek ve terketmek gerekir.

Şimdi o saygısız kadının yaptığı hakareti üstteki iş ölçüsüyle değerlendirelim.

Ölçümüzü elimize alarak soralım: İletişim dalında herşeyi öğrenmiş, ama iletişimin en üst kuralı olan "saygılı olma" öğrenememiş bu ahlâksız kadın, hangi "Hakla" Cumhurbaşkanımıza hakaret ediyor? Cumhurbaşkanı bu kadının şahsına açık bir hakarette mi bulunmuştur? Eğer hakarete uğradıysa neden mahkemeye gitmiyor? Cumhurbaşkanı'ndan bir hakaret gelmediğine göre ona hakaret etmeye ne hakkı var?

Cumhurbaşkanı'na yapılan hakaret "adaletli olmak"la da uyuşmuyor. Çünkü Cumhurbaşkanı o makama bir padişah gibi babasından devralarak gelmedi veya bir diktatör gibi onu zorbalıkla ele geçirmedi. Tam aksine Türkiyelilerin yüzde elliikisinin rızasıyla o makamı kazandı. O halde neden adaletli olmuyorsun? Ona düşmanlığa koşuyorsun?

("Namuslu olma"yı şimdilik geçelim.) "Ahlaklı olmak"la da uyuşmuyor. Çünkü ahlâkın başı "doğruluk" ve "saygı"dır. (Haklı olana) saygın yoksa, sen bir ahlâksızsın! Bu ahlâksızlığı neden yapıyorsun? Tabii ki, ahlâkın olmadığı için! Ama 84 milyonun başkanına hakaret ahlâksızlığını yapan edepsiz bir suçlu cezasız kalamaz. Bu edepsiz suçlunun cezası ne olmalıdır?

Türk Ceza Kanunu'nda Cumhurbaşkanı'na yapılan hakarete 1 ilâ 4 yıl arasında hapis cezası veriliyormuş. Ama bu ceza yeterli değildir. Bu ceza iyi düşünülmemiş. Çünkü Cumhurbaşkanı sokaktaki sıradan bir insan değildir. 84 milyon Türkiyelinin Başkanı'dır. Yani bu Başkan'a hakaret, 84 milyon insana hakaret sayılır. Verilecek cezanın da buna göre olması gerekir. Dolayısıyla şimdiki cezanın yeniden ele alınması gerekiyor. Ele alınınca da hesap şöyle yapılmalıdır: Bir şahsa hakarete 6 ay hapis veriliyorsa ve bir Cumhurbaşkanı da meselâ 21 milyon seçmenin oyuyla o makama gelmişse, bu iki rakamın çarpımıyla hakaretçiye verilecek ceza ortaya çıkar. Yani Cumhurbaşkanı'na hakaret edene verilecek ceza: 126 milyon aydır. Yani 63 milyon yıl! Bir insanın Türkiye'deki ortalama ömrü 70 yıl olduğundan ve bu ölçüye göre elde kalan ömür, verilecek cezayı karşılamayacağından o hakaretçi suçlunun 900 bin defa idam edilmesi gerekir. Ne yazık ki bu dünyada insan bir kere idam edilebiliyor. Geri kalan cezayı vermek Allah'a kalıyor. İşte bu sebeple Allah insanları tekrar diriltecek ve hakettiklerini verecektir.

Cumhurbaşkanı'na hakaret eden ahlâksızlar, o Başkan'a oy vermiş insanların haklarını iyi düşünmeli, onların haklarını çiğnememelidir. Cumhurbaşkanı'na hakaret, millete hakarettir. Milyonlara yapılan bir hakaret de küçük sayılmaz. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı'na yapılacak bir hakaret çok büyük bir hakarettir. Bu büyük hakarete de çok büyük ceza gereklidir. 4 yıl ceza yetersizdir. Bu yetersizlik ortadan kalkmalıdır. Kalkmalıdır ki, Cumhurbaşkanı'na hakaret son bulsun. Kellesini koltuğuna almayan hakarette bulunamasın.

Cumhurbaşkanı'na hakaretler son bulmak zorundadır. Çünkü ona hakaret, millete hakarettir. Kimsenin millete hakaret etmeye hakkı yoktur. Cumhurbaşkanı'nı kabul etmeyen bir siyasetçi, onu seçmiş olan milleti reddediyor demektir. Milleti ve seçtiğini reddedenin ise siyaset yapmaya hakkı kalmaz. O kişi ve partinin siyaset sahnesinden çekilmesi gerekir.

Cumhurbaşkanı'nın şahsını ve yönetimini beğenmiyor olabilirsiniz. Bu durumda seçim vakti geldiğinde ona oy vermezsiniz, olur biter. Ama ona hakaret etmeğe hakkınız yoktur. "Cumhurbaşkanı'nın yönetimini beğenmiyorum" derseniz, onu eleştirmiş olursunuz. Eleştiriye hakkınız vardır. Ama küfür ve hakarete hakkınız yoktur. Cumhurbaşkanı'nı reddetmek ve onu kabullenmemek en büyük hakarettir. Türkiye siyasetinde bu hakaret sona ermelidir. Bu hakareti yapmakta olanların siyasette bir işi olamaz. Çünkü Cumhurbaşkanı'nı reddedenler, onu seçen milleti de reddetmiş olur. Bu redden sonra siyasetin bir anlamı kalır mı? Türkiye'de siyaset yapmak isteyenler gereken saygıyı takınmak zorundadır. Siz onu beğenmiyor olsanız da saygı zorunludur. Çünkü onu oraya getirmiş bir millet var. Siz bu milleti hiçe sayamazsınız. Onu hiçe saydıktan sonra geriye siyaset adına ne kalıyor, ne kalır? Muhalefetin partilileri iyi düşünmelidir! Haksız bir düşmanlıkla yapılan siyaset Türkiye'ye hayır getirmez. Düşüncesi Türkiyelilere iyilik olmayan bir siyasetçinin siyasette ne işi var?

Ana muhalefet partisi CHP'liler Cumhurbaşkanı'na hakaretin suç olmasının kaldırılmasını istemişler. Ama bu, doğru bir istek değildir. Böyle bir istek, ahlâksızlığın yaygınlaşmasını istemektir. Bu istek; "herkes Cumhurbaşkanı'na hakaret edebilsin" demektir. Ama hangi hakla? Hakkı, adaleti, namusu ve ahlâkı çiğneyerek ve çiğneterek adamlık olmaz, insanlık olmaz, siyaset olmaz!

Siz, Atatürk'e hakaretin suç olmasının kaldırılmasını isteyebilir misiniz? Madem isteyemezsiniz, o halde canlı bir Cumhurbaşkanı için de isteyemezsiniz. Hiç isteyemezsiniz!

Ama Atatürk'e hakareti suç sayan kanunu düzeltmek gerekir. Çünkü eleştiri ile hakaret bir değildir. "Ben Atatürk'ün yaptıklarını beğenmiyorum, şunlar şunlar yanlıştır" demek, onu eleştirmektir. Bu eleştiri suç olamaz. Ama ona sinkaflı küfretmek veya onu bir hayvana benzetmek hakarettir, küfürdür. Bunlar da suçtur. Bu ayrım yapılmazsa haksızlık ve adaletsizlik meydana gelir. Bu haksızlık ve adaletsizlik de Atatürk'ün yanlışlarını millete "doğru" diye dayatmak olur. Bu dayatma bir zorbalıktır. Bu zorbalık kalkmak zorundadır. Şimdiki Cumhurbaşkanı'na hakaret, ilk ve eski Cumhurbaşkanı olan ve mezarda bulunan Atatürk'e hakaretle eşittir. Atatürk'e hakaret edilmesini istemeyenler, şimdiki Cumhurbaşkanı'na hakaretten, onu reddetmekten vazgeçmelidir. Bu vazgeçişi de ilk önce CHP'liler uygulamalıdır.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Not 1: CHP'lilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan'a düşmanlıkları bir haksızlıktır. Çünkü Cumhurbaşkanı iktidarı CHP'lilerin elinden zorla ve zorbalıkla almadı, millet çoğunluğunun rızasıyla kazandı. Hakka ve adalete dayanmayan bir düşmanlık siyasette eğrilik ve sapıklıktır. Bu eğrilik ve sapıklığı terketmeyenlere millet çoğunluğu güvenmez. Güvenmediklerine de iktidar vermez. İktidar istiyorlarsa, CHP'liler "siyasette doğruluk"a girmelidirler, normalleşmelidirler.

Not 2: Atatürk'e hakaretin suç olmasıyla ilgili maddede eleştiri ile hakaret birbirinden ayrılmalı ve sınırları iyi belirlenmelidir. Ancak bu belirleme ile o madde kalıcı olabilir. Aksi halde o madde düşünce özgürlüğüne bir darbe olur ve olmaktadır. Bu darbe kabul edilemez. (Toplumsal barışı korumak için, Atatürk'e hakaretin suç olmasıyla ilgili kanun maddesi bir müddet daha yürürlükte kalmalıdır. Çünkü müslümanlar ile Atatürkçüler arasında tam barış sağlanmış değil. Tam barış sağlandıktan sonra o madde kaldırılabilir.)

Not 3: Cumhurbaşkanı'na hakaretin suç olmasını kaldırmak doğru bir düşünce değildir. Meselâ CHP lideri Cumhurbaşkanı olsa ve bir gezi veya toplantıda halktan birisi ortaya çıkıp, "nasıl olsa Cumhurbaşkanı'na hakaret suç değil" diyerek ona ana avrat düz gitse, Kılıçdaroğlu buna belki tahammül edebilir. Onu seven halk ve taraftarları ise tahammül edemez ve o hakaretçi adamı oracıkta linç eder, öldürürler. Bu da toplumsal huzuru dinamitlemek demek olur. CHP'liler bu konuda kanun teklifi vermeden önce uzman sosyolog ve psikologlara ve hukuk bilginlerine danışsınlar, cahilce iş yapmasınlar. Saygı'yı öldürmeye çalışan iş ve faaliyetler topluma ve insanlığa kötülüktür.

Not 4: Cumhurbaşkanı'na hakaret eden o edepsiz kadın, hakaretini güya kapalı söylemiş. Ama o hakareti kapatan kutu, cam gibi şeffaf bir kutu olduğu için hakaret apaçık ortada gözüküyor. Böyle açık bir hakaret cezasız kalamaz. Bu ahlâksız kadına verilecek ceza 4 yıl değil, ebedî hapis olmalıdır. Çünkü bu kadın, sokaktaki sıradan bir vatandaşa değil, 84 milyon Türkiyelinin Başkanı'na, yani Başkan'ın şahsında millete hakaret etmiştir.

Not 5: Eğer o hakaretçi kadın medya aracılığıyla Cumhurbaşkanı'ndan özür dilerse ve bir daha hakarette bulunmayacağına dair söz verirse, bu takdirde hakarete uğrayan Cumhurbaşkanı da, o kadını bir kereye mahsus affedebilir, hapse düşmekten kurtarabilir.

Not 6: O hakaretçi kadının gecenin ikisinde tutuklanmış olması adaletsizlik değildir. Eğer o kadın yaptığı hakareti Osmanlı döneminde bir padişaha karşı yapmış olsaydı, onun ya dilini, ya da kafasını koparırlardı. Ne yazık ki şimdi bu kadın 4 yıl ceza ile kurtulacak. İşte asıl adaletsizlik budur! Cumhurbaşkanı'nın şahsında 84 milyonluk bir millete hakaret etmiş olan bir kimsenin cezası 4 yıl olamaz. "Ben millete değil, Cumhurbaşkanı'na hakaret ettim" demenin bir anlamı ve faydası yok! Çünkü Cumhurbaşkanı sokaktaki sıradan bir adam değil. Herkes saygısını takınmak zorunda. Bu millet seçtiği lidere hakaret ettirmez. Gerekirse hakaretçiyi ayağının altına alır. Bu sebeple millet harekete geçmeden yargı harekete geçmeli, hakettiği ceza verilmelidir.

Not 7: Şu gerçek gözardı edilmemelidir: Ahlâksızlığın başı, yalancılıktır. Cumhurbaşkanı'na ve dolayısıyla bütün millete hakarette bulunmuş olan o hadsiz kadın, yalancılığı teşvik ederek milletin ahlâkını bozmaya çalışmakta, bozgunculuk yapmaktadır. Bozgunculuğun gerçek cezası, ya ülkeden atılmak, ya da idamdır. Ülkeden atılırsa, gittiği ülkede kötülüğüne yine devam eder. En iyisi onu idam etmek veya ebedi hapis cezası vermektir. Ama bir daha bozgunculuk yapmayacağına dair söz verir, af dilerse, onu bir kereye mahsus affetmek mümkün ve düşünülebilir. Fetö teröristleri gibi kaçmasına izin verilmemelidir. Çünkü kaçarsa, kötülüğü devam eder. Bu bozguncu kadın hakkında gerekli dâvalar hemen açılmalıdır.

Not 8: İletişimin değil, bozgunculuğun uzmanı olmuş bu kadın, yaptığı ve yapmakta olduğu kötülüğü iyi görmeli ve bundan vazgeçmelidir. Eğer kendine bir hayat ölçüsü ararsa, ölçü şudur: Haklı olmak, Adaletli olmak, Namuslu olmak, Ahlâklı olmak ve İyilikçi olmak. Yaşayışını bu ölçüye göre ayarlamayan bir insan, insan değildir! Bu ölçüyü bozmaya çalışan bir insansa, insanlığın düşmanıdır. Böyle bir düşmanın ise elinden ya hayatı alınır, ya da özgürlüğü! Yaşam ve özgürlük isteyen bir kimse de haddini bilmeli!

Not 9: Cumhurbaşkanı'na hakaret ederek bütün millete hakaret etmiş bulunan ve "kelepçelenmiş" numarası yaparak yalancılığını ve sahtekârlığını ortaya seren o kadın, Türkiyelilerden özür dilemek zorundadır. Eğer bağışlanmak dilerse bu özrü yerine getirmelidir. Özür dileme şekli sudur: "Maksadım Cumhurbaşkanı'mıza hakaret etmek değildi. Ama elimde olmayarak yanlış ifadede bulundum. Çok büyük bir hata ettiğimi kabul ediyor hem Cumhurbaşkanı'mızdan ve hem de bütün Türkiyelilerden özür diliyorum". Eğer bu özrü dilemezse, onun maksadının hakaret etmek olduğu ortaya çıkar. Bu da millete, onu linç etme hakkı verir. Ama özür dilerse, onu bir kereye mahsus affetmek gerekir. (Eğer bu kadın Fetö hesabına çalışan bir kimse ve casus ise, bu durumda ayrı bir hesaplama yapmak ihtiyacı doğar.)  

Not 10: Muhalefet partileri, sahaya saldıkları köpeklerini yularlamayı bilmelidir. Eğer o köpekler azgınlaşmış ve kudurmuşsa, onları ya hapsetmeli, ya da itlaf.

Not 11: Ana muhalefet lideri Kılıçtar'ın Oğlu, geçmişte Türkiye Cumhurbaşkanı'na "diktatör bozuntusu" diyerek ve devletin kurumlarını da "ahır"a benzeterek o kurumlarda çalışanlara büyük bir hakarette bulunmuştur. CHP lideri bu hakaretini medya önünde geri almalı ve özür dilemelidir. Eğer siz bir haksızlığa uğramışsanız, işte mahkeme, işte 23'te seçim kapısı! Hakarete gerek yok! Bu hakaretler millet çoğunluğunun seçtiğini kabul etmemektir, milletin seçimini reddetmektir. Millete muhalefettir. Millete hakaret ve muhalefet ise Cumhuriyet'in anlamını yıkar, katleder. Bu katliam kabul edilemez. Eğer siz Cumhuriyet'i kendi elleriniz ve dillerinizle yıkıyorsanız, söyleyin, onun yerine neyi getirelim? Diktatörlük ve padişahlık istemediğinize göre, dilinize sahip çıkmalısınız. Sizin için en iyi NUTUK şu Türk atasözüdür: "Eline, beline, diline sahip ol." Siz bunlara sahip değilseniz, Türkiye siyasetinde işiniz yoktur!

Türkçeleştirdiğimiz şu Osmanlı atasözü de unutulmamalıdır: "Öğütle uslanmayanı azarlamalı. Azardan anlamayanı tokatlamalı."

Not 12: Son olarak SİYASET'in ne olduğunu da açıklayalım.

Siyaset'in S'si: Millete ve liderine saygılı olmaktır.

Siyaset'in İ'si: İnsan olmaktır.

Siyaset'in Y'si: Yasalara uymaktır.

Siyaset'in A'sı: Ataların doğru yolunda yürümek, eğri yolunu terketmek ve milleti adaletle yönetmektir.

Siyaset'in E'si: İktidarın iyi işlerine engel olmamak, kötülüklerine muhalefet etmektir. İktidarın iyi işlerine engel olanlar siyasetçi değil, bozguncudur.

Siyaset'in T'si: Tarihten ibret almaktır: Devletin yasakladığı ağaçtan meyve koparmamaktır. Yasaklanmış ağaçtan meyve koparanlar, rütbe ve makamlarını kaybederler.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Allah'tan başka ilah yoktur. Mehdi ve Mesih Allah'ın kulu ve elçisidir.

 

Zaman: Yeni Çağ'ın yirmiikisi, Ocak sonu.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka davet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

* * *

 

 

Sonntag, 23. Januar 2022

SEZEN AKSU'YA MESAJ!

SEZEN AKSU'YA MESAJ!

SEZEN AKSU SAVUNMASINI YAPMALIDIR!

 

hayvanları öğretimli, insanları bilgisiz yaratan ALLAHın adıyla

 

Pop müzisyeni Sezen Aksu, 5 yıl önce yaptığı Şahane Bir Şey Yaşamak isimli şarkısında "Selam söyleyin o cahil Âdem ile Havva'ya" şeklinde bir cümle kullanmış.

Fakat bu cümle bazı müslümanları rahatsız etmiş ve etmektedir. Çünkü onlar bu cümleyi "hakaret" olarak algılamaktadır. Sezen Hanım ise bu sözleri hakaret etmek için kullanmamış olabilir. Sezen Hanım bu sözlerle ne demek istediğini açıklarsa doğru bir adım atmış olur. Sezen Hanım'ın savunmasını almadan onu mahkûm etmek ise doğru olmaz.

Sezen Hanım o sözlerle günümüzün Âdem ve Havva isimli cahil gençlerine takılıyor olabilir. (Çünkü ilk insan olan Âdem ve Havva hayatta değiller. Onlara selam söylemenin bir anlamı yok.) Gerçek Havva ile Âdem'in şeytana aldanarak o yasaklı ağacın meyvesinden yiyip cennetten kovulmaları sebebiyle onların cahillik ettiklerini vurgulamak istemiş olabilir. Veya "lâf olsun, şarkı olsun" düşüncesiyle kasıtsız bir şekilde de o cümleyi kullanmış olabilir. Ne demek istediğini ise ancak onun savunmasıyla öğrenebileceğiz. Sezen Hanım'ı savunma yapmaya zorlayamayız. Eğer o kendisi bu konuda ateşlenm olanların ateşini düşürmek isterse, gerekli savunmayı yapabilir.

Beş yıl önce yapılmış bu şarkıdaki o sözler niçin o zaman gündeme getirilmedi de şimdi üzerine gidiliyor bilmiyoruz. Fakat o sözler bir hata kabul ediliyorsa, ateistlerin evrenin sahibi Allah'ı inkâr etmeleri daha büyük hatadır. Önce bu hatayı görmek gerekir. Çünkü evrenin Sahibi'ni bilmemek en büyük cahilliktir. O Sahib'i inkâr etmek ise en büyük zulüm ve kötülüktür. Önce bu cahillik ve zâlimliğin terkedilmesi gerekiyor.

Ey ateist insan! Bu cahillik ve zâlimliğinden kurtulmak ister misin? İstemelisin! Zira bu kurtuluş, sana dünyada insanlık, ötesinde ise mutlu bir ebediyet kazandıracaktır. Bu kazancı elde etmek senin en büyük hedefin olmalı. Hedefin bu olmazsa, ölümle yok olup gitmeyi kabul etmiş olacaksın. Ama bu yok oluş senin için bir kazanç değil, kayıp olur. Kaybetmeye razı olmamalısın. Çünkü senin kalbin de yok oluşu değil, ebedî oluşu ister. Ebedilik istersen, yok oluştan kurtulmak dilersen, bu aradığını Kur'an'da bulacaksın.

Kur'anı inkâr etmemelisin. Şimdi hayatta oluşuna güvenerek inkâra sapabilirsin. Fakat dünya hayatı ebedi değildir. Bir müddet sonra dünyaya veda edeceksin. Bu veda günü gelmeden evrenin Sahibi'ni bilmelisin. İçinde oturduğun evin nasıl bir sahibi varsa, evrenin de bir Sahibi vardır. Evrenin bir Sahibi varsa, Kendini insanlara tanıtmak isteyecektir. İşte bu istek neticesi olarak sana Kur'anı göndermiştir. Evrenin Sahibi Kendini Kur'an ile tanıtmaktadır. Bu tanıtmayla: "Dünya ve evrenin ve içindekilerinin tek sahibi Benim" demektedir. Bu tanıtma karşısında ikinci bir tanrı ortaya çıkıp da: "Hayır! Evrenin sahibi Allah değil, benim" dememiştir. Eğer ikinci bir tanrı olsaydı, şimdiye kadar çoktan ortaya çıkmış olurdu. O halde Kur'an inkâr edilemez. Madem inkâr edilemez, hem madem insan ebediyete muhtaçtır, o halde ebediyet ihtiyacını karşılayan Kur'anı kabul etmekten başka çare yoktur. Bu çareyi reddetmek, insana ebedi mutluluk kazandırmaz. Ebedi mutsuzluk isteyenlerden başkası da Kur'anı reddetmez. Çünkü Kur'an insana ebedi varoluşun yolunu ve kapısını açıyor. Bu kapıyı kapatmaya çalışmanın bir faydası yok, zararı çok.

Ey Yaratıcısını ve içinde yaşadığı evrenin Sahibi'ni inkâr eden ateist insan! Eğer evreni sen yaratmış olsaydın ve ömrün bitimsiz olsaydı, bu sözleri söylemeye gerek kalmayacaktı. Ama durum böyle mi? Durum tam tersine değil mi? Evreni sen yaratmadığın gibi, ömrün de bitimlidir. Şimdi altmış yaşındaysan, on yıl kadar sonra bu dünyayı terkedeceksin. Doğmaya karşı koyamadığın gibi, ölmeye de karşı koyamıyorsun. Tekrar diriltilmeye de karşı koyamayacaksın. Yani nihayetsiz bir acizlik içerisindesin. Bu kadar büyük acizlikte olan insanın Yaratıcısını bilmesi gerekmez mi? Gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor! Çünkü seni yoktan yaratan o Yaratıcı seni kıyametten sonra tekrar diriltip hesap sorduğunda vereceğin cevap hazır olmalıdır. Bu cevap için de O'nu şimdiden tanıman gerekiyor. O'nu bilmenin ve tanımanın kitabı da Kur'andır. Evrenin Sahibi'ni tanıtan Kur'andan üstün başka bir kitap yoktur. Bu kitabı inkâr edersen, dünyanın en büyük cahili olarak öleceksin. Yaratıcını inkârdan vazgeçmezsen, en büyük zâlim olarak diriltilip cehennem hapsine tıkılacaksın. Eğer "böyle biey olmayacak" diyorsan, hadi ölümü öldür. Öldür de dâvânı isbatla!

Ama ne ölümü öldürebilirsin, ne de tekrar diriltilişi durdurabilirsin. Meselâ şimdi 67 yaşında olan Sezen Hanım da durduramaz. O da 5-10 yıl içinde bu dünyayı terkedecektir. Ölünce de ruhu Allah'a, bedeni toprağa gidecektir. Ve o toprakta, kıyametten sonraki diriltilişi bekleyecektir. Başka kaçacak bir yeri var mı? Elbette yok! O halde bilgililik ve akıllılık nedir?

Cahillikten kurtulmak isteyen insan önce Yaratıcısını bilmeli değil mi? Yaratıcısını bilmeyen insanın bilgisi neye yarar? Ebediyet kazandırmayan bilgiye bilgi denir mi?

İlk insanlar olan Hz. Âdem ile Havva yaratıcıları olan Allah'ı bildikleri ve O'nun tarafından bilgilendirildikleri için onlar dünyanın ilk en bilgili insanları oldular. Bu yönde onlara "cahil" sıfatı yapıştırmak doğru olmaz. Ama şeytana aldanarak yasaklı ağacın meyvesini yiyip suç işlemeleri ve sonuçta cennetten atılmaları da bir cahilliktir. Yani eğer başlarına böyle büyük bir felâket geleceğini bilselerdi, o ağaçtan yemeyeceklerdi. Ama bilemediler. O çok önemli bilgiyi ancak cennetten kovulma tecrübesiyle öğrendiler. Bu şekilde en büyük bilgiye sahip oldular. Yani: Allah'ı dinlemeyen, emirlerine uymayan insan cenneti kaybeder. Bu bilgiye sahip olmayan hiçbir insan bilgili sayılmaz, ona "cahil" denir. Şimdi herkes ne kadar bilgili olduğunu görebilir. 

Ey bilgisiz olarak dünyaya gelmiş olan insan! Sen bu dünyaya ilim ve inanç vasıtasıyla olgunlaşmak için gönderildin. Elde etmen gereken ilk bilgi, "seni yaratanın Kim olduğu"dur. Seni yaratan Yaratıcı da Kur'anı göndererek bu suali cevaplamıştır. Bu cevabı kabul etmelisin. Bu cevabı kabul etmezsen karanlıkta kalır, dünya ve ötesini aydınlatacak ışıktan mahrum olursun. Karanlıkta kalan insan dünya ve hayata doğru bir anlam veremez. Anlamsız hayat ise insana boş gelir. Bu boşluk da aklı uyuşturmaya götürür. Aklı uyuşturmak da insanın düşüşüdür. Ama insanın görevi düşmek değil, kalkmak ve yükselmektir. Bu yükseliş de ancak Yaratan'ı bilmek ve tanımakla ve O'na teslim olmakla mümkündür.

Ey Yaratıcısını inkâr eden ateist insan! Eğer dünyayı sen yaratmış olsaydın; "benden başka tanrı yok" diyebilirdin. Ama dünyayı sen yaratmadığın için böyle bir söz söylemeye hakkın yok. Bu sözü söyleme hakkı ancak gerçek Yaratıcı'nındır. O gerçek Yaratıcı da Kur'anla, yarattığı dünya ve evrene sahip çıkmıştır. Sen bu Sahib'i kabul etmezsen, gerçek dışı tanrılar uydurmak zorunda kalırsın ve kalıyorsun. Bu sebeple de "dünya ve evreni madde yaratmıştır veya kendi kendine olmuştur, sebepler ve tesadüfler yapmıştır, tabiat yapmaktadır" diyorsun. Bu deyişle de sahte tanrılar uydurmuş oluyorsun. Çünkü ne tabiat, ne tesadüf, ne kendikendinelik ve ne de madde bir kitap göndermemiştir ve gönderecek halleri yoktur. Kitap gönderen ve yarattıklarına sahip çıkan tek tanrı Allah'tır. Bu güne kadar da Allah'ın karşısına başka bir tanrı çıkmamıştır ve çıkamaz.  Madem çıkmamıştır ve çıkamaz, o halde Allah'ın varlığını kabullenmen bir haktır. Bu hakkı çiğnememelisin. Madem bu dünyayı ve evreni sen yaratmadın ve uydurduğun tanrıların yaratıcı olduklarına dair kesin bir delil getiremiyorsun, o halde Allah'ın hakkını ödemelisin. Bu hakkı ödemezsen, en büyük haksızlığı yapmış olduğundan cehenneme atılacaksın. Bu atılıştan kurtulman mümkün değildir. Çünkü ne ölümü öldürebilirsin, ne tekrar diriltilişi engelleyebilirsin ve ne de Tanrı'yı yok edebilirsin. Madem bunların hiçbirini yapamazsın, o halde Allah'ın hakkını ver; haksızlıktan, zâlimlikten ve en büyük kötülükten kurtul. Aksi halde seni ebedî cehenneme atmak Allah'ın hakkı olur. Çünkü dünya ve evreni O yaratmıştır, herşeyin tek sahibi ancak O'dur.

Ey Yaratıcısını inkârda direten ateist insan! Sen ebedî bir hayata muhtaçsın. Bu ihtiyacını karşılayacak olan da ancak seni yaratan ve yaşatmakta olan Allah'tır. O'na teslim olmayı kabul ettiğinde cennet senin olacaktır. Senin dünyada en önemli görevin de onu kazanmaktır. Bu kazancı kaybetmemelisin. Unutma! Ömrün tükenmekte, hayatın bitmektedir. Bu dünyada ebedi kalamazsın. Sen ebediyeti kazanmak için buradasın. "Zamanı değerlendirmede kayıpta olanlar"dan olmamalısın.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Not 1: Ey dinini ve kutsallarını çok seven müslümanlar! Daha henüz savunmasını yapmamış olan Sezen Hanım'ın evini basma ve ona küfretme hakkınız yoktur. Eğer Sezen Hanım çıkıp da: "Ben o sözleri Âdem ile Havva'ya hakaret etmek için kullandım" derse, onun evini basabilir veya ona küfredebilirsiniz. Ama sizi haklı çıkaracak bir açıklama yapılmadığına göre, öfkenizi frenlemek zorundasınız. Siz haklı olsanız bile Türkiye devletsiz bir orman değildir. Hakkınızı mahkemede aramalısınız. 

Not 2: Sezen Hanım o cümleyi hakaret için kullanmadıysa ve hakaret etmek gibi bir kasdı yoksa, isterse o sözleri: "Selam söyleyin o kutlu Âdem ile Havva'ya" şeklinde değiştirebilir. Eğer o söz günümüzün Âdem ve Havva isimli cahil gençlerine söylenmişse, değiştirmeye gerek yoktur.

Not 3: Konuyla ilgili olarak cahillik hakkında şunları söylemek gerekiyor: Bir tıp profesörü kendi sahasıyla ilgili hemen hemen herşeyi bilir. Ama o profesör fizik dalında ve diğer onlarca bilim dalında bilgisizdir. Yani diğer bilim dallarının cahilidir. Ama buna rağmen o profesöre "cahil" denmez. Çünkü kendi dalında çok bilgilidir ve bir insanın herşeyi bilmesi gerekmiyor. Çoğu insan için hayata tutunacak, kendini idare edecek kadar bilgiye sahip olmak yetiyor. Herşeyi bilmek Allah'a ait bir keyfiyettir. Herşeyi ancak Allah bilir.

Not 4: Dünya ve evrenin kendikendine, tesadüfen oluşmadığını ve madde ve tabiat tarafından yaratılmadığını öğrenmek isteyenler, Bediüzzaman Hazretleri'nin yazdığı "Tabiat Risalesi" isimli kitabını okuyabilirler.

Not 5: Farklı bir şarkı dinlemek isteyenler, Ahmed Çakır'ın yazdığı ve Hüseyin Avdıç'ın bestelediği "Mecnûnvari" isimli çalgısız söylenmiş şu besteye kulak verebilirler: https://www.youtube.com/watch?v=J31Ntpnke0Q

İsteyen müzisyenlerimiz bu besteyi aranje edip yayınlayabilirler. Beste ile ilgili bilgi almak isteyenler yenibeste@yahoo.com adresine yazabilirler.

Not 6: Allah'ın Mehdisi Mehmed Nur'an diyor ki: "Ey müslümanlar! Kalbinizi tamir eden müzikten faydalanınız. Kalbinizi hasta eden müzikten de uzak durunuz."

 

Allah'tan başka ilah yoktur. Mehdi ve Mesih Allah'ın kulu ve elçisidir.

 

Zaman: Yeni Çağ'ın yirmiikisi, Ocak ortası.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka davet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

* * *