Samstag, 2. Oktober 2021

İSLAMİYETLE YÖNETİM YAPMAK İSTEYEN MÜSLÜMAN ÜLKELERE VE DİNDARLARA UYARI!

İSLAMİYETLE YÖNETİM YAPMAK İSTEYEN MÜSLÜMAN ÜLKELERE VE DİNDARLARA UYARI!

 

yönetimin adaletle yapılmasını isteyen ve emreden ALLAHın adıyla

 

İslâmlı Ülkeler'deki dindarlar, yönetimin İslâmiyet'le olmasını istemektedir. Böyle bir istek, müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerin dindarları için hem doğal hem de doğru bir istektir. Şimdi de Afganistan'daki Taliban, "İslâmiyet'le yönetim" yapacağını ilân etmiş bulunuyor.

Fakat şu gerçeği bilmemiz gerekiyor: İslâmiyet bir "yönetim aracı" değildir. Yönetim aracı ADALET'tir. Yönetim adaletle yapılır.

Hem İslâmiyet'in yüzde doksanı "din"dir. Yüzde on kadarı da "hukuk"tur. Dolayısıyla "biz İslâmiyet'in hukukla, hak ve cezalar ile ilgili hükümlerinden faydalanmak istiyoruz" diyebilirsiniz. Fakat "İslâmiyet'le yönetim yapmak istiyoruz" denmemelidir.

Dindar müslümanlar yasa ve anayasa yaparken İslâmiyet'in hukukla ilgili hükümlerinden elbette faydalanabilirler. Fakat bu faydalanma yapılırken içinde bulunulan zaman ve şartları dikkate almak gerekir. Çünkü hükümler şartlara göredir. Şartlar değişince hükümler de değişir. Şartlar değiştiği halde hükümler değiştirilmezse, adaletsizlik ortaya çıkar. Bu adaletsizliği ise yüce Allah asla kabul edemez.

Evet Kur'anda Allah: "O'nun hükümleriyle hükmetmeyenleri kâfirlikle" damgalar. Fakat yüce Allah "adaletle yönetmeyi ve yönetilmeyi" de emreder. Yani Allah'ın en önemli hüküm aracı adalet'tir. Bu sebeple "Allah'ın hükümleriyle hükmetmek" demek, "adaletle hükmetmek" demektir. O zaman biz de Adalet'i esas alacağız. Buna mecburuz.

Bu durumda da zamanın şartlarını dikkate almak zorundayız. Yani yüce Allah'ın 14 buçuk asır öncesinin şartlarına uygun verdiği hükümleri, bu zamanın şartlarına uygun hale getirmeliyiz. Aksi halde adaletten çıkılmış olur. Bu da Allah'ın emrine uygun olmaz. O halde bu zamanın şartlarına uygun hükmü çıkarmak zorundayız. Veya 14 buçuk asır öncesinin şartlarını yaratmaya ve o şartlarda yaşamaya mecbur kalırız. Bu da mümkün olmayacağına göre, bu zamanın şartlarına uygun hüküm çıkarmaktan başka çaremiz kalmaz. Adalet'e uygun olan da budur. Büyük Allah da adaletli olmamızı istemektedir. Eğer yüce Allah yeni bir Kitap indirecek olsaydı, hak ve cezalar ile ilgili vereceği hükümler bu zamanın yani 21. asrın şartlarına uygun olacak ve hırsızın elinin kesilmesi hükmü ortadan kalkacaktı.

Evet, Allah'ın dini ve evrene koyduğu yasalar değişmez. Fakat insanlarla ilgili hak ve ceza hükümleri asırlara göre değişir. Çünkü her asrın şartı eşit değildir.

Afganistan'ı İslâmiyetle yönetmek istediğini bildiren Taliban yönetimi, "hırsızın elinin kesileceğini" de bildirdi. Yani 14 buçuk asır öncesinin hükmünü bu asırda uygulamak istiyor. Ama bu istek doğru bir istek değildir. Çünkü o zamanın şartlarıyla bu zamanın şartları eşit değildir. Şartlar eşit değilse, hükümler de eşit olamaz. Hükümler eşit olamayacağı halde siz onları eşitlerseniz, adaletten çıkmış olursunuz. Bu adaletsizlik ise zulümdür. Zulüm ise kabul edilemez.

O halde bu zamanın adaletli hükmünü aramamız ve bulmamız gerekir. Adaletli hükmü ararken göreceğiz ki: 14 buçuk asır öncesindeki yaşamda bir avuç insan (kabile), bir avuç hayvan, bir avuç eşya ve bir avuç da ihtiyaç vardı. Çalınacak eşya ve altın da azdı ve çok sınırlıydı. Ama şimdi öyle mi? Şimdi dünyada 8 milyar insan var. Bir ülkede 70, 80, 100 milyon ve daha fazlası insan bulunuyor. Bir insanın eksiksiz bir hayat için 23 bin şeye, onlarca veya yüzlerce bilim ve tekniğe ihtiyacı var. Hırsızlığın boyu ve boyutları da değişti. O zamanlardaki bir insan en fazla yüz veya bin altın çalabilecekken şimdi bir hırsız küreselleşme nedeniyle ve internet aracılığıyla milyonlarca altın ve milyarlarca para ve hatta bütün dünyayı çalabilir ve çalabiliyor. Bir devlette bir memur, bir milletvekili veya bir bakan, devletin milyonlar ve milyarlarını çalabilir ve çalıyor. Böyle büyük hırsızların sadece elini kesmek yeterli olabilir mi? Onların kafasını kesmek gerekmez mi? Şimdi soralım: Bin lira çalmış bir hırsızla milyonlarca lira çalmış bir hırsız eşit olabilir mi? Evet, ikisi de "hırsızlık" noktasında eşittir. Ama çaldıkları "değer" noktasında eşit değildir. Çünkü ortalama bir işçi bin lirayı 15 günde kazanabilirken, o işçi 1 milyon lirayı ancak 40 yılda kazanabilir. Yani 20 yaşından 60 yaşına kadar bütün ömrünü harcaması gerekiyor. Bu durumda bin lira çalmış hırsızla 1 milyon çalmış hırsız eşit olabilir mi? İkisinin de elinin kesilmesi nasıl adalet olur? Bin lira çalmış olana küçük ceza, 1 milyon çalmış olana da büyük ceza vermek gerekmez mi? Elbette öyle olması gerekir!

Eğer adaletle yönetim yapacaksak bütün hırsızları eşit sayamayız. Bu eşitsizlik de el kesme cezasını kaldırır. Eğer illa el kesme cezası konulmak isteniyorsa, hırsızlığın da boyları belirlenmelidir. Yani her hırsızın eli kesilmez. Bir hırsızın elinin kesilebilmesi için (meselâ) 500 bin lira (veya onun değerinde mal ve eşya) çalmış olması gerekir. Eğer 1 milyon çalmışsa, iki elinin de kesilmesi gerekir. Eğer 1 milyondan fazla çalmışsa, iki kolunu veya kafasını kesmek gerekir. 500 binin altındaki hırsızlıklar içinse; bir parmağını veya iki, üç, dört ve beş parmağını kesmek düşünülebilir. 500 bin lira çalan bir hırsız, ortalama bir işçinin yarı ömrünü mahvetmiş olur. 1 milyon çalan ise, o işçinin bütün ömrünü çalmış olur. Böyle bir mahvediş elbette ki cezasız kalamaz.

Fakat şunu sormalıyız: El kesmek hırsızlık sorununu çözer mi? Bunu çok iyi düşünmek zorundayız.

Fakirlerin sosyal yardım alabildiği Almanya'da bir yıldaki hırsızlık sayısı yaklaşık 2 milyon. Türkiye'de 50 binmiş. Acaba bu ülkelerde el kesme cezası getirilse, hırsızlık oranı yüzde bire düşer mi?

Düşmez! Çünkü bu ülkelerde dindarlık oranı yüksek olmadığı için hırsızlar: "Polisin olmadığı yerde ben istediğim hırsızlığı yapabilirim" diyecektir. Ancak Allah'a vereceği hesabı düşünen ve Allah'tan korkan insanlar hırsızlığa yaklaşmaz. Dindar insanların sayısı ise çok azdır. Türkiye'de yüzde yirmi, Almanya'da belki yüzde ikidir. Afganistan'ın dindarlık oranı nedir bilmiyoruz. Eğer Afganistan'daki dindarlık oranı yüzde altmıştan fazlaysa, orada el kesme cezası uygulanabilir. Çünkü dindarlığın çoğunlukta olduğu bir yerde hırsızlık olayı az olur. Eğer dindarlık oranı yüzde ellinin altındaysa, orada el kesme cezası uygulanmamalıdır. Aksi halde binlerce hırsızın elini kesmek gerekecektir ki, bu da ayrı bir problem yaratır.

Çünkü yakalandığında eli kesilecek hırsız, iş gücünü kaybedecektir. Bu kayıp ise, ailesine ömür boyu yük ve sıkıntı getirmesi demektir. Yani eli kesilen hırsızın cezasını bütün aile çekmek zorunda kalır. Ama Kur'anda bir adalet ilkesi şudur: "Bir suçlunun cezasını başkası çekmez." Bu ilke ise bu zamanın şartlarında hırsızın elinin kesilmesine izin vermez. Bu izinsizlik de hırsızlık cezasının şeklinin değiştirilmesini gerektirir. Bu da, bu zamanda ve şartlarda hapis cezası olabilir. Veya hırsızları bir yerde ücretsiz olarak çalıştırmak da düşünülebilir.

Hırsızlara verilecek hapis cezasının ölçüsü ne olmalıdır?

Müslümanca yaşamın düşük olduğu böyle bir yerde, zamanda ve şartlarda hırsıza verilecek ceza: Çalınan değeri ortalama bir işçi kaç günde kazanıyorsa, hırsıza da o kadar gün hapis cezası verilir. Bu cezalandırmada küçük çalana küçük, büyük çalana büyük ceza verilmiş olur.

Meselâ bir hırsız 2 bin lira veya onun değerinde bir şey çalmışsa, bu değeri de ortalama bir işçi 1 ayda kazanıyorsa, o hırsıza 1 ay hapis cezası verilecektir. Eğer hırsız 2 milyon dolar çalmışsa ve bu değeri ortalama bir işçi ancak 80 yılda kazanabilecekse, o hırsıza 80 yıllık bir hapis cezası vermek gerekir. Eğer hırsızın bu cezayı karşılayacak fazla ömrü yoksa ve olmayacaksa, bu takdirde o hırsız idam edilir. Bir insanın ortalama ömrü 60-70 yıldır. Meselâ 40 yaşında 2 milyon dolar çalmış bir hırsızın geri kalan ömrü, 20-30 yıldır. Bu kadar yıl o hırsızın alması gerektiği cezayı karşılamayacağından, onu idam etmek gerekir. Eğer idam cezası konulmazsa, suçluya hakettiği ceza verilmemiş, adaletsizlik edilmiş olur.

Dindarlığın çoğunlukta olduğu bir ülkede "bütün hırsızlar 500 bin lira çalar" şeklinde bir kaide varsa, orada bütün hırsızlar eşit olmuş olur ve onların elini kesmek haksızlık olmaz. Ama böyle bir eşitlik yoksa, el kesmek adaletsizlık olur.

El kesmenin ölçüsü nedir, ne olmalıdır?

Bu ölçü en başta adalete uygun olmalıdır. Bu uygunluk için de hırsızın, ortalama bir işçinin yarı iş ömrünü çalmış olması gerekir. Bir işçinin 20 yaşından 60 yaşına kadarki işçiliği "tam iş ömrü"dür. Bu da 40 yıl eder. Bir işçinin 40 yılda 1 milyon tl kazandığını farzedelim. Eğer hırsız 1 milyon tl'den biraz fazla çalmışsa, onun iki eli de kesilir. Eğer 500 bin tl'den fazla çalmışsa, hırsızın bir elini kesmek gerekir. Eğer hırsız 100 bin çalmışsa, bir parmağını; 200 bin çalmışsa, iki parmağını; 300 bin olursa 3, 400 bin olursa 4, 500 binde ise 5 parmağını kesmek gerekir. 500 bini geçtiğinde elini, 600 binde diğer elinin bir parmağını.. ve bu şekilde hesaplama devam eder. Eğer hırsız 50 bin çalmışsa, bir parmağının yarısı kesilir. 50 binden aşağı olan hırsızlıklarda ise el ve parmak kesme değil, hapis cezası verilir. Bu cezalandırmalarda kesilen el ve parmak hırsıza geri verilmez ve onun takma bir el veya parmak takma hakkı yoktur. El kesmek, sağ elden; parmak kesmek ise, başparmaktan başlar.

El kesme cezasının ilân edildiği İslâm'ın ilk döneminde dindarlık oranı yüzde doksan dokuzdu. Bu yüksek oran sebebiyle o zamanda sadece birkaç kişinin eli kesilmiştir. Bu sebeple Dindarlığın yüzde 50-60'ı geçmediği bir ülkede el kesme cezası uygulanmamalıdır. Aksi halde bir toplumsal sorunu çözelim derken bin başka toplumsal sorun yaratmış olursunuz. Bu da adalete uymaz. Dindarlığın ölçüsü ise: Namaz kılmak, zekât vermek ve Allah'tan korkmaktır. Bunlara sahip olmayan bir inançlı, dindar değildir.

Ayrıca el kesme cezasının uygulanacağı ülkede zekât veya sosyal yardım sisteminin işliyor olması gerekir. Bu gereklik yerine gelmemişse, el kesme cezası verilmemelidir. Ceza, hapis cezasına çevrilir.

Bir insanın eli ve parmağı ucuz değildir. Öyle gelişigüzel ölçüsüzce uygulanacak bir el kesme cezası, adaletsizliktir.

Adaletin bir kanadı "haklıya hakkını vermek" olduğundan; mal, eşya ve parası çalınanın mağduriyetini gidermek devletin görevidir. Çünkü devlet; milletin malını, canını, ırzını ve aklını korumak zorundadır. Bir ülkede hırsızlık oluyorsa, devlet milletin malını koruyamıyor demektir. Bu zaafın bedeli olarak da mağdurun zararını ödemekle mükelleftir. Bu ödeme ise ancak hırsız yakalanınca veya suç isbatlanırsa gerçekleşir. Eğer hırsız çaldığı değeri geri öderse, onun cezası yarıya düşürülebilir. Çalınan şey geri ödenmezse, mağdurun zararını devlet karşılayacaktır. Çünkü adalet bunu gerektirir.

Bu bildirimizi Dünya Müslüman Alimler Birliği'nin hukuk bilginleri incelesin. Eksiği varsa tamamlasınlar ve kararlarını versinler. Verdikleri karar, Taliban yönetimine bildirilmelidir.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Not 1: Eğer bir kimsede Allah korkusu olmazsa hırsızlık yapabilir. Fakirler fakirlikten kurtulmak için, zenginler de daha çok zengin olmak için çalar.

Not 2: Hırsızlık sadece mal ve eşya çalmaktan ibaret değildir. Hırsızlığın çeşitleri vardır. Onlar da şunlardır: Eksik ölçen ve tartan bir satıcı, müşterisinden çalıyor demektir. Rüşvet veren bir kimse, devletin ve milletin hakkını çalıyor demektir. Rüşvet alan ise, devletin ve milletin hakkını çaldırmış olur. Yani hırsızla ortaklık etmiş sayılır. Hırsızdan bilerek ucuz mal satın alan kimse, hırsızlıkta ortaktır.

Zina eden bir eş, bir başkasının eşini çalmış olur.

Zekat vermeyen bir zengin, fakirin hakkını çalmaktadır.

Namaz kılmayan bir inançlı, hayatı Allah'tan çalmaktadır.

Allah'a inanmayan bir kimse, bütün evreni, evrenin sahibi Allah'tan çalmaktadır. En büyük hırsızlık işte budur!

Ey hırsızlar! Eğer hırsızlığınıza son vermezseniz, kıyametin kopmasından ve ölümünüzden sonra tekrar diriltilip Allah'ın hapishanesine atılacaksınız. O'nun hapishanesine düşmek istemezseniz, hırsızlığınıza son veriniz. Madem ölümü öldürmek ve tekrar diriltilişi durdurmak elinizde değildir, o halde cehennemden sakınınız!

Not 3: Türkiye'de dindarlık oranı yüzde 20-25 olduğundan bu ülkede el kesme cezası uygulanamaz. Ancak müslüman millet çoğunluğu böyle bir talepte bulunursa, o talebi karşılamak gerekir. Milletin hakka, adalete ve namusa uygun olan talepleri kabul edilir. Afganistan'da da millet çoğunluğundan onay alınsa iyi olur.

Not 4: El veya kafa keserek cezalandırma, 14 asır öncesinden Fransa'nın giyotinine ve Osmanlı'nın son dönemine kadar uygulanmış bir usuldür, cezalandırma şeklidir. Bu zamanın teşkilatlanmış devletlerinde ise eski zamanın usulüne uymak zorunluğu yoktur. Ceza şeklini değiştirmek meşrudur. Önemli olan, cezanın "adaletli" verilmesidir. "Kesmek" ile cezalandırmak, hapishane ihtiyacını ortadan kaldırır. İslâmiyet'in ilk döneminde tam teşkilatlı bir devlet olmadığından hapishane de yoktu. Bu durumda keserek, sopalayarak cezalandırma gerekli olmuş.

Bir hırsızı çaldığı değer miktarınca ücretsiz çalıştırmak, malı çalınanın hakkıdır.

Hapis cezası alan hırsız bir daha aynı suçu işlerse, cezası ikiye katlanır. Üçüncüsünde üçe katlanır.

Not 5: Hindistan’ı 1600'lü yıllarda işgal eden İngilizler, Hint kumaşlarının kendi ürünlerine rakip olmaması için, 1800'lü yıllarda el tezgâhlarında kumaş dokuyan 90 binden fazla Hintli dokumacı ve çıkrıkçının parmaklarını kestiler. Dikkat ediniz! Bu olay 14 asır önce değil, 1800'lü yıllarda yani 220 yıl önce meydana gelmiştir. Hz. Peygamber döneminde ise sadece birkaç hırsızın eli kesilmiştir. Fransa'da giyotin ile kafa kesme cezası, 1977 yılına yani 2021'in 45 yıl öncesine kadar sürmüştür.

İslâmiyet'in verdiği el kesme cezası, adaleti sağlamak içindir. Ama geçmişteki işgalci İngiliz'in el kesme katliamı, bir ticarî terördür. Demek, vahşet İslâm'da değil, doğru bir dini olmayan inançsızlardadır.

Yani: İslâm'ın cezalandırma şeklini "vahşet" olarak görmemeliyiz. Çünkü o zamanın şartlarında keserek cezalandırma "normal" kabul ediliyordu. Bu zamanın insanları ise, bugünkü şartlar altında o zamana baktıkları için dehşete düşüyorlar. Eğer bugünün insanları o devirde yaşamış olsalardı, keserek cezalandırmayı normal göreceklerdi.

Ondört asır önceki şartlarda el kesme cezasının "caydırıcı" olduğu söylenemez. Çünkü o zamanın müslümanları ellerinin kesileceğinden değil, Allah'tan korktukları ve haksızlık etmekten hoşlanmadıkları için hırsızlığa yanaşmıyorlardı. Çünkü o insanların yüzde doksan dokuzu "dindar"dı. Keserek cezalandırma da o devrin "normali"ydi. Bu sebeple "caydırıcılık"tan bahsedemeyiz.

Not 6: Afganistan'da Taliban, yönetimin adını: "Afganistan İslam Emirliği" koymuş. Eğer Taliban adaletli olmazsa, İslâm'ın ismini kirletmiş olur. Bu kirletmenin olmaması için yönetimin adı şu şekilde değiştirilebilir: "Afganistan Taliban Emirliği".

İran yönetiminin ismi: İran İslam Cumhuriyeti'dir. Fakat İran yönetimi, Suriye'de yüzbinlerce Suriyeli masum müslümanı katlederek veya katledilmesine yardım ederek İslâm'ın ismini kirletmiştir.

Bu kirletmelerin olmaması için İslâm ismi, yönetimlerin adı olmaktan çıkarılmalıdır.

Not 7: Hırsızlara verilecek cezaların ölçüsü, Allah'ın Mehdisi ve Halifesi Mehmed Nur'an tarafından belirlenmiştir.

Not 8: Ey müslümanlar! Allah'ın Mehdisi'nin dünyayı adaletle doldurduğunun farkında mısınız?

Not 9: Bu bildiri bütün müslüman ülke yönetimlerine iletilmeli ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hukukçuları tarafından da incelenmelidir.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Allah'tan başka ilah yoktur. Mehdi ve Mesih Allah'ın kulu ve elçisidir.

 

Zaman: Yeni Çağ'ın yirmibiri, Eylül sonu.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka dâvet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

                        *   *   *

 

 

Freitag, 24. September 2021

HDP İLE İTTİFAK KURMAK İSTEYEN PARTİLERE UYARI!

HDP İLE İTTİFAK KURMAK İSTEYEN PARTİLERE UYARI!

 

şeytanla ve şeytanın dostlarıyla dostluk kuranları cezalandıracak olan ALLAHın adıyla

 

Türkiye'de muhalif pozisyonda bulunan partiler iktidara gelebilmek ümidiyle PKK terör örgütünün partisi HDP ile ittifak kurma yarışında bulunuyorlar. Fakat bu yarış o partiler için meşru kabul edilemez. Çünkü HDP "yasal" bir parti görünümünde olsa da yasal değildir. Çünkü HDP, PKK terör örgütünün partisi olduğu için şimdi sahip olduğu yasallığın, onun elinden alınması gerekiyor ve alınacaktır. Çünkü ona verilen yasallığı kötüye kullanmış ve kullanmaktadır. HDP yasal bir parti olmak istiyorsa, PKK'yı reddetmek durumundadır. Fakat HDP bu reddi yapmıyor ve yapamaz. Bu durumda o partinin de CHP ve İP tarafından reddedilmesi gerekir. Fakat bu partiler de gereken reddi yapmayarak Türkiye'ye ve milletine ihanet etmeyi kabul etmiş gözüküyorlar. Fakat bu ihanet kabul edilemez!

Bu ihanetin derhal durdurulması gerekiyor. Bunun için de Türkiye'nin güvenlik kurumlarının harekete geçip HDP'nin yasallığını sonlandırmaları gerekir. Çünkü HDP, PKK ile olan derin ve kopmaz bağlantısı sebebiyle yasallığı haketmiyor ve bu haliyle yasal bir parti olamaz ve değildir.

HDP ancak PKK'nın partisi olmadığını kanıtladığı zaman yasal bir parti olabilir. Eğer HDP gerçekten yasal bir parti sayılmak istiyorsa, PKK terör örgütünün partisi olmadığını kanıtlamalıdır. Bu kanıtı getirmediği müddetçe onunla kurulacak ittifakların da yasallığı olamaz. Bu yasallık sınırını çiğnemekte olan CHP ve İP, bu çiğnemeleriyle kendi yasallıklarını kaybetmektedirler. Yasallıklarını kaybedenlerin de kapatılması gerekir.

Eğer CHP ve İP kapatılmak istemiyorsa, HDP gerçek yasallığını kazanıncaya kadar o partiyle ittifaka yanaşmamalıdır. O partiye: "Önce gerçek yasallığını kazan, sonra bizimle müttefik ol veya biz seninle müttefik olalım. Bunun için de PKK'nın partisi olmadığını isbatlaman gerekiyor." demelidirler. Bu yapılması gereken işlemi yapmadan HDP ile ittifaka koşan ve o partiyi siyasal sorunların çözümü için "meşru organ" olarak gören ve gösterenler, suç işlemiş olurlar ve olmaktadırlar. Çünkü HDP, PKK'nın partisidir. PKK ise yasal bir örgüt değildir. Türk Ordusu tarafından ona savaş açılmış bir düşmandır. Bu düşmanın partisiyle ittifak kuranlar ve o partiyi meşru sayanlar, Türkiye'ye ve milletine ihanet içinde olduklarını görmeli ve bu ihaneti terketmelidirler.

Eğer İP ve CHP demokratik bir parti olarak kalmak istiyorlarsa, içinde bulundukları suç ve ihaneti terketmeliler. Terketmedikleri takdirde demokrasi dışı bir parti olurlar ve öyle partilerin de kapatılması hak olur.

İktidardaki Parti'nin de HDP'nin yasallığını durdurmak için harekete geçmesi gerekir. Çünkü bir terör örgütünün partisinin TBMM'de bulunma hakkı yoktur.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

Not 1: İP ve CHP Türk ve Kürt milletini aptal olarak görmekten ve onları aldatmaya çalışmaktan vazgeçmelidir. Çünkü HDP, yasal görünen, fakat gerçekte yasallığı olmayan ve olamayacak olan bir partidir. Çünkü HDP, emir aldığı PKK terör örgütünü reddetmek şöyle dursun tam aksine onu meşrulaştırmaya çalışan bir partidir. Böyle bir partiyi (ona "parti" demek doğru değil aslında. "Düşman örgütün aparatı" demek gerekiyor.) İP ve CHP'nin hâlâ "meşru" ve "yasal" olarak kabul etmesi, PKK'ya meşruiyet vermiş olduklarını gösteriyor. Fakat onların HDP'ye ittifak için koşmalarıyla PKK'ya verdiği meşruiyeti, Türk ve Kürt milletin çoğunluğu kabul edemez. İP ve CHP bu gerçeği görmeli, Türk ve Kürt milletinin aklıyla alay etmeyi bırakmalıdır. PKK'nın aparatı HDP: "Ben PKK'yı reddediyorum. Bundan sonra artık onun emir eri olmayacağım" demediğine göre, CHP ve İP hangi hakla o düşman örgütün aparatıyla ittifaka koşuyor? Bu gayrimeşru koşunun son bulması gerekmiyor mu?

Not 2: PKK'nın aparatı HDP eğer yasal bir parti olmak isterse, PKK'nın elebaşlarını Türkiye'ye teslim etmeli ve onun Türkiye'ye karşı olan savaşını durdurmalıdır. Ayrıca onun Türkiye'yi bölme arzularını da bitirmelidir. Eğer HDP bunları yapamayacaksa, bu takdirde PKK'yı reddetmeli ve ona düşman olmalıdır. Bunları yapmayan ve yapamayacak olan bir HDP ise, kendini kapatmak ve Türkiye'den çıkmak zorundadır.

Not 3: Türkiye'nin partiler ile ilgili kurumları, demokratik görevlerini yerine getirmeyen, bir terör örgütünün aparatı olmayı sonlandırmayan ve Türkiye'nin yasalarına uymayan HDP'nin görünürdeki yasallığını kaldırmak zorundadır. Eğer bu görev yerine getirilmezse, İP ve CHP, HDP'nin görünürdeki yasal(!)lığına sığınarak ve gerçekteki gayrimeşruluğunu gözardı ederek onunla ittifak kurmaktan ve Türkiye'ye ihanet etmekten kaçınmayacaklardır ve kaçınmamaktadırlar. Çünkü onların iktidar olma hırsları, Türkiye'nin düşmanı olan bir aparatla ve onu kullananlarla dost olmayı ve Türkiyelilere ihanet etmeyi güzel göstermektedir. 

Not 4: HDP'ye oy vermekte olan Kürt vatandaşlar, oy vermekte oldukları PKK aparatının gerçekteki yasalsızlığını ve Türkiye'ye düşmanlığını görmeli ve PKK'nın oyuncağı olmamalıdırlar. Bu vatandaşlar eğer PKK'nın oyuncağı olmaya razı iseler, onların HDP'ye verecekleri oyun bir kıymeti kalmaz. Hatta bu oylar Türkiye'ye atılmış bir kurşun olur. Bu kurşunların peşinde koşan partiler ise Türkiye'ye ve Türkiyelilere ihanet etmiş sayılır.

Not 5: Kürt vatandaşların çözülmesi gereken bir sorunları varsa, onların sorunlarını çözmek, iktidardaki Parti'nin görevidir. Sorunlarını bu Parti'ye iletmelidirler. Gerçekte yasallığı olmayan aparatlar Kürt vatandaşların sorunlarını çözemez ve yetkili değildirler. Ayrıca "Türkiye'nin bölünmesi" arzuları da, "Kürt sorunu" olarak kabul edilmez, reddedilir.

Not 6: İP ve CHP eğer yasal parti olarak kalmak istiyorlarsa, Türkiye'ye ihanet ederek kazanacakları bir iktidar olmadığını kabul etmeli ve ona göre hareket etmelidirler. Bu hareket gereği olarak da, HDP ile ittifak kurup ondan destek almamalılar. Çünkü ondan alacakları destekle PKK'ya borçlanmış olurlar. Bu borç da ancak PKK'nın taleplerini kabul etmekle ödenir. Bu ödeme de Türkiye'ye ve Türkiyelilere ihanetten başka birşey olmaz.

Not 7: CHP eğer iktidar olmak için bir destek arıyorsa, bu destek Avrupan ve Amerikan yönetimlerinde değil, Türk ve Kürt milletinin aklında ve yüreğindedir. Ama bu iki milletin desteğini alabilmek için de onların gönüllerini fethetmek gerekiyor. Milletine güvenmeyen bir parti ise, "Türkiye'nin Partisi" olamaz!

Not 8: Eger PKK'yı lağvederse ve bu örgütün elebaşlarının teslim olmasını sağlarsa, Abdullah Öcalan'ın salıverilmesi düşünülebilir. Aksi halde Öcalan'ın, katledilmesine sebep olduğu 40 bin Türk ve Kürt masum vatandaşı diriltmesi gerekir. Bunu yapamayacak olan bir suçluya özgürlük verilemez. Çünkü Öcalan'ın gerçek cezası, 40 bin kere idam edilmek veya 40 bin çarpı 40 yani 1 milyon 600 bin yıl hapis cezasıdır. Bu kadar büyük ceza ancak ebediliği olan ötedünyada verilebilir. Adaletin yerini bulabilmesi ve masumların haklarının alınabilmesi için cennet ve cehennemin yaratılması gerekli olmuştur.

(Öcalan'a verilmesi gereken 1 milyon 600 bin yıllık hapis cezasını para cezasına çevirmek de mümkündür. Bunun hesabı da şöyledir: Katledilmiş her bir canın maddi değeri 1 milyon tl'dir. 40 bin çarpı 1 milyon eşittir: 40 milyar tl eder. Ayrıca Türkiye PKK terörüyle savaşabilmek için 400 milyar tl harcamıştır. 40 milyar'la 400 milyar'ı toplarsak: 440 milyar tl eder. Eğer Öcalan bu tutarı öderse, serbest bırakılabilir. Ama Öcalan için en ucuz yol, PKK elebaşlarını Türkiye'ye teslim edip örgütü kapatmaktır.)

(Öcalan'ın idamını engelleyen Avrupa ve Amerika'nın 40 bin masum vatandaşın haklarını nasıl çiğnemekte olduklarını bütün Türkiyeliler görmelidir. Bütün dünyalılar da adaletin ne olduğunu öğrenmelidir. Adalet'in sağ kanadı haklıya hakkını vermek olduğu gibi, sol kanadı da suçluya cezasını hakettiği kadar vermektir. Dolayısıyla Öcalan'ın cezalandırılması bir adaletsizlik değildir. Adaletsizlik, ona tam ceza verilememiş olmasıdır.)

Ey insanlar! Suç işlemekten uzak durunuz. Çünkü sizi bekleyen çok dehşetli bir hapishane var. Bu hapishanenin adı: Cehennem'dir. O halde masumları katletmekten vazgeçtiniz mi veya tövbe ettiniz mi? Öldüremediğiniz ölüm gelmeden önce tövbenizi yapınız, zalimlikten kurtulunuz. Zalimlikten kurtulanların yeri hiç şüphesiz cennet olacaktır.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

 Allah'tan başka ilah yoktur. Mehdi ve Mesih Allah'ın kulu ve elçisidir.

 

Zaman: Yeni Çağ'ın yirmibiri, Eylül sonu.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka dâvet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

                        *   *   *

 

Samstag, 18. September 2021

TÜRKİYE HANGİ İLKELERLE YÖNETİLMELİ: LAİKLİKLE Mİ ADALETLE Mİ?

TÜRKİYE HANGİ İLKELERLE YÖNETİLMELİ: LAİKLİKLE Mİ ADALETLE Mİ?

 

yönetimin adaletle yapılmasını isteyen evren sahibi ALLAHın adıyla

 

Türkiye'de bir kısım laik görüşlü daha doğrusu laikliği kendi keyflerine, ideoloji ve inançlarına göre yorumlayan kimse ve kesim, müslüman milletin ibadet hürriyetine tecavüz ederek haksızlık ve adaletsizlik etmektedir. Bu haksızlık ve adaletsizliğin sona ermesi gerekiyor. Çünkü bir yönetim haksızlık ve adaletsizlik üzerinde duramaz. Bir millet haksızlık ve adaletsizlikle yönetilemez.

Ama ne yazık ki müslüman milletin ibadet özgürlüğüne tecavüz edilerek dini İslâmiyet olan müslüman çoğunluk haksızlık ve adaletsizlikle yönetilmektedir. Böyle bir yönetim kabul edilemez. Kabul edilebilir yönetim ise, müslüman milletin ibadet özgürlüğüne tecavüz etmemek ve ettirmemek zorundadır. Geçtiğimiz aylarda bir generalin, "başına sarık sararak namaz kıldı" diyerek görevine son verilmişti. Eğer Türkiye yönetimde adaletli olmayı kabul ediyorsa, o general görevine iade edilmek zorundadır.

Eğer "Türkiye Anayasası adaletli olmayı kabul ettiği gibi, laik olmayı da kabul etmiştir" denirse, biz de deriz: Keyfe göre, küçük bir kesimin ve azınlığın inanç ve ideolojisine uygun laiklik yorumu yapılamaz. Laikliğin yorumu yapılacaksa, bu yorum -çoğunluğun rejimi olan Cumhuriyet'e uygun olarak- millet çoğunluğunun kabulüne dayanmalıdır. Türkiye'de millet çoğunluğunun da bir dini vardır. Bu din, İslâmiyet'tir. Milleti, onun dinini dışlayarak var kabul edemeyiz. Millet, diniyle, inancıyla vardır. O halde millet çoğunluğunun kabul edebileceği laiklik yorumunun ne olacağını tesbit edelim.

Ancak bu tesbiti yaparken "bu tesbiti kim yapacak ve neye göre yapılacak" sualinin cevabını vermek gerekiyor. Bu tesbiti, adalete göre ve adaletten anlayan biriyle yapabiliriz.

Şimdi Vikipedi'den laikliğin tanımını verelim:

"Laiklik veya laisizm (laïcité Fransızcadan), devlet yönetiminde dinin veya dinsizliğin referans alınmamasını ve devletin din veya dinsizlik karşısında tarafsız ve tepkisiz olmasını savunan ilkedir.

Fransızcadan Türkçeye geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir.

Hukuki tanımlara göreyse en yaygın tanım, devlet ile din işlerinin ayrılmasıdır. Devlet, bir dine inanıp inanmama meselesini özel bir problem sayar, fertlerinin sadece maddi yönüyle ilgilenir, kendisi devlet olarak hiçbir dini taşımaz, hiçbir dini ayine iştirak etmez, fakat fertlerin her türlü dini serbestliklerini kabul eder. Devlet, dini esaslara dayanan kanunlar yapamayacağı gibi, bütün dinlere eşit mesafede durur ve hiçbir şekilde dinlerin ibadet hüküm ve kurallarına müdahale edemez. Bununla birlikte din adına devlet düzenini bozacak davranışları önlemekle yükümlüdür.

Atatürk'e göre lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir."

Neymiş laiklik?: "Devlet yönetiminde dinin veya dinsizliğin referans alınmaması ve devletin din veya dinsizlik karşısında tarafsız ve tepkisiz olması"ymış.

Demek "devlet yönetimindekiler dini veya dinsizliği referans alamaz"mış. O halde devlet yönetiminde olanlar milletin inanç ve ibadet özgürlüğüne engel olamazlar. Bu özgürlük onların hakkıdır. Adalet de zaten en başta: "Haklıya hakkının verilmesi"dir. O halde yüzde doksanı "müslüman" olan millete (adaletin gereği olarak) hakkını verelim. Onun inanç ve ibadet özgürlüğüne tecavüz etmeyelim. Kendilerini laiklik taraftarı kabul edenler bu tecavüzden uzak durmak zorundadır. Aksi halde suç işlemiş olurlar. Bu suçun da cezalandırılması gerekir. Devlet yönetimindekiler de, keyflerine göre laiklik tanımı yapan bir kısım azınlığın isteğine göre hareket edemez. Çünkü devlet, dinsizlerin ve din düşmanlarının referansını kabul etmemek durumundadır.

Evet, devletin dini olmaz. Ama milletin dini olur. Dinli millet de devleti oluşturur. Dinli milletin kurduğu devlet nasıl dinsiz olur?! Türkiyeli müslümanların devleti nereye kadar dinsiz olabilir? Türkiye İslâmiyet'e göre yönetilmiyor. İslâmiyetsizliğe göre yönetiliyor. Yani dinli millet dinini devletten dışlıyor. Ama bu dışlama millet çoğunluğunun isteğiyle olmuyor. Küçük bir azınlığın ve değiştirilmesi darbeciler tarafından yasaklanmış bir Anayasa'nın dayatmasıyla oluyor. Türkiyeli müslüman çoğunluğun bu dayatmayı defetmesi gerekiyor. Çünkü bu dayatma, müslüman milletin ibadet özgürlüğüne tecavüze ruhsat veriyor. Bu ruhsat kalkmalıdır. Demokrasi ve adaletli özgürlük bunu gerektirir.

Türkiye'de müslümanların müslümanca yaşamasından rahatsız olan CHP'liler, HDP'liler, Atatürkçüler ve İslâm düşmanları şu ayrımı yapmasını bilmelidir: Devleti dine göre yönetmekle, ibadet özgürlüğünü kullanmak ayrı şeylerdir. Yani bir müslüman devletin bir kurumunda ibadet özgürlüğünü kullandığı zaman devleti İslâmiyet'e göre yönetmiş olmaz. Dine göre yönetim yapmak başka şey, ibadet özgürlüğünü kullanmak başka şeydir. İkisi eşit değildir. Bunlar aynı şey ve eşit olmadığına göre, bir müslümanın bir devlet kurumunda ibadet etme ve müslümanca giyim özgürlüğüne karışamazsınız. Karıştığınız zaman onların ibadet özgürlüğüne tecavüz etmiş olursunuz ve oluyorsunuz. Bu tecavüz kabul edilemez.

Bir müslüman laiklik ilkesine göre ibadet özgürlüğüne sahip olduğu için devletin Başbakanı, Cumhurbaşkanı veya başka bir Bakanı, dua ile açılış yapabilir. Çünkü dua etmek, devleti İslâmiyet'e göre yönetmek değil, ibadet özgürlüğünü kullanmaktır. Hak olan bu özgürlük sebebiyle devletin Başkanı isterse Kur'an'a el basarak yemin de edebilir. Aynı şekilde isterlerse CHP'liler ve Atatürkçüler de Atatürk'ün resmine veya Nutuk'una el basarak yemin edebilirler. Ama bir Türkiye düşmanının ve bir teröristin resmine ve kitabına el basarak yemin edilmez. Böyle bir yemin reddedilir. PKK'nın dostu, Türkiye'nin düşmanı olan HDP'liler dikkatli olsun. Eğer onlar; "biz Türkiye'nin düşmanı değiliz" diyorlarsa, bunu ancak PKK'yı reddetmekle isbatlayabilirler. Aksi halde onlar Türkiye'nin ve Türkiyelilerin düşmanıdırlar. Bu düşmanların Türkiye Meclisi'nde bulunma hakkı yoktur. Parti kurma hakları da yoktur. Partilerinin lağvedilmesi gerekir. Bunu yapmayan Türkiye Kurumları, Türkiye'ye ve Türkiyelilere ihanet etmiş olur. Bu ihanet kabul edilemez!

HDP'den alacakları destek karşısında kendi dünyalarında PKK'yı meşrulaştırmış bulunan ve iktidara geldiklerinde PKK'yı Türk Ordusu'na karşı koruma vaadinde bulunmaya hazır olan CHP'liler de Türkiye'ye ve Türkiyelilere ihanetten sakınsınlar! İhanetle iktidar kazanılmaz. İhanetle elde edilen iktidar, zulüm ve alçaklıktan başka birşey değildir! Türkiyeli Vatanseverler, CHP'nin ihanetine geçit vermemek durumundadır!

Bütün bu sözleri, Türkiye Anayasası'nda laiklik bulunduğu için ettik. Ama şu soruyu sormak durumundayız: Yüzde doksanı müslüman olan bir milletin Anayasa'sında; başka bir milletin, başka dininin ve başka şartlarına göre icat edilmiş bir ilkesinin bulunması gerekli midir?

"Adalet İlkesi"ne göre hüküm çıkarmak ve yönetim yapmak ve özgürlük vermek daha doğru olmaz mı?

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

(Mehdiyet ve Hilafet Makamı, dünyadaki bütün müslümanların temsilcisi ve mânevî haklarının koruyucusudur.)

 

Not 1: Laiklik ilkesini Anayasa'ya CHP millet çoğunluğunun rızasını almadan koyma hakkına nasıl sahip olmuşsa, AK Parti hükümeti de bu ilkeyi, millet çoğunluğunun rızasını alarak Anayasa'dan çıkarma hakkına sahiptir. Eğer CHP'liler ve Atatürkçüler müslüman milletin inanç ve ibadet özgürlüğüne engel olmaya devam ederlerse, iktidardaki Parti bu hakkını kullanabilir.

Not 2: Laiklik ilkesine göre bir müslümanın inanç ve ibadet özgürlüğü engellenemez. Bu özgürlük gereği olarak da devlet kurumlarında bir müslüman bayanın başörtüsüyle çalışmak veya memurluk ve milletvekilliği yapmak istemesi onun hakkıdır. Devlet kurumlarında bir müslümanın ibadet etme hakkı da vardır. Bu hak bir ölçü içine alınarak ödenmelidir. Bir general ibadet ederken başına isterse sarık sarar, isterse takke takar veya başı açık yapar. Onun hangi kıyafetle ibadet edeciğine devlet karar veremez. Devlet ancak pislik, ahlâksızlık ve kötülük içeren bir kıyafeti yasaklayabilir.

Not 3: CHP'yi yönetenler, Cumhuriyet'in gereği olarak demokrasiyi kabul etmek durumundadırlar. Demokrasiyi kabul edenler de, darbecilik ve diktatörlüğü reddetmek zorundadır. Bu zorunluk gereği olarak CHP'liler, darbecilerin yaptığı ve değiştirilemez kıldığı bir Anayasa'nın yenilenmesini kabul etmelidirler. Bunu kabul etmeyenler, demokrasiyi reddetmiş, darbeciligi kabul etmiş olurlar. Bu kabulde olan bir partinin Millet Meclisi'nde bulunma hakkı olamaz. CHP'liler kararlarını vermelidirler: Darbeciliğin tarafında mıdırlar, demokrasinin tarafında mıdırlar? Eğer CHP'liler demokrasinin tarafında olmayı kabul ediyorlarsa, millet çoğunluğunun kabul edebileceği bir yeni Anayasa'nın yapımına taraf olurlar. Taraf olmadıkları takdirde iktidardaki hükümet, millet çoğunluğuna dayanarak gerekli Anayasa'yı yapar.

Not 4: Anayasa'da "değiştirilemez" madde olmaz. Çünkü hükümler şartlara göredir. Şartlar değişince hükümler de değişir. Şartlar değiştiği halde hükümler değiştirilmezse, adaletsizlik ortaya çıkar. Adaletsizlik ise kabul edilemez. Bunun için tek "değiştirilemez" veya "atılamaz" madde, Adalet'tir. Çünkü bir devletin ilk temel direği Adalet'tir. Bir Anayasa'da adalet yoksa, o Anayasa kabul edilemez, reddedilir. Anayasa'daki maddeler adaletle ve ilkeleriyle zıtlaşamaz.

Not 5: Türkiye'de CHP'liler, Atatürkçüler ve İslâm düşmanları müslümanların mânevî haklarına tecavüz etmeye son vermezlerse, bu takdirde müslüman millet çoğunluğu iktidardaki hükümetten "İslâmiyetle yönetim" talebinde bulunabilir. Eğer çoğunluk tarafından böyle bir talep gelmezse, demokrasiyle yönetim devam eder.

Not 6: İslâmî Yönetim'den korkulmamalıdır. Çünkü İslâmiyet'in yöneten ve yönetilenlerden ilk talep ettigi şey, "Adalet"tir. Adaleti olmayan bir devlet, devlet değildir. Adaletsiz bir devlete ancak "haydut devlet" denebilir.

Eski zamanda o zamanın şartlarına göre verilmiş hükümler ise, bu zamanda yeniden hükümlendirilir. Bu zamanda adaletsizliğe sebep olabilecek eski hükümleri adaletli hale getirmek Allah'ın Mehdisi'nin görevidir. Eğer Allah bu zamanın insanlarına yeni bir Kur'an gönderecek olsaydı, din değişmemekle birlikte yönetim hükümleri bu zamanın şartlarına uygun olacaktı. Çünkü Allah, mutlak adil olandır. O, adaletsizlik istemez. Bu sebeple de Mehdisi'ni görevlendirmiş bulunuyor. Kıyamet çok çok yaklaşmış olduğu için Allah yeni bir Kitap göndermeyecektir. Çünkü yeni bir Kitap'a gerek kalmamıştır. Şartların değişmesiyle meydana gelen açıkları ise Allah'ın Mehdisi'yle yakında gökten yere indirilecek olan Meryem oğlu Mesih kapatacaktır. Çünkü onlara gerekli bilgi ve ışık verilmiş bulunuyor.

Mehdi'nin en önemli özelliği; Allah'tan bilgi, ışık ve elçilik almasıdır. Ona verilen elçilik, İslâmî anlayışı yenilemek içindir, yoksa yeni bir din getirmek için değildir.

Not 7: Laiklik ilkesine göre; "devlet, bir dine inanıp inanmama meselesini özel bir problem sayar, fertlerinin sadece maddi yönüyle ilgilenir, ..."miş.

Laiklikte devletin, fertlerinin sadece maddi yönüyle ilgilenip mânevî yönünü sahipsiz bırakması, Hilâfet'in ihyasını gerekli kılıyor. Müslüman bir milletin mânevî yönü nereye kadar sahipsiz bırakılabilir? Türkiye'yi yönetenler ve yönetmek isteyenler bunu iyi düşünsün.

Laiklik gereği olarak Avrupa devletleri milletin mânevî yönüyle ilgilenmiyor. Ama onların bir Vatikan'ı var. Vatikan, laikliğin boş bıraktığı yeri dolduruyor. Bu sebeple onlar, "Diyanet İşleri" kurmaya gerek duymuyor. Bu gerçeklerden dolayı biz de diyoruz ki: Ya laiklik kaldırılmalı, ya da Hilâfet ihya edilmelidir! Ne dersiniz? Yeni Anayasa yapmak isteyenler, bu konuları bir kere daha gözden geçirmelidir.

Not 8: Yazar Resul Tosun, durduk yerde laiklik konusuna dalmadı. Çünkü laikliği din haline getirmiş ve onu müslümanlar aleyhinde kullananların, müslüman milletin müslümanca yaşayışına saldırıları var. İstiyorlar ki; müslümanca yaşayış devletin hiçbir kurumunda görünür olmasın. Devletin Başkanı dua etmesin. Diyanet İşleri Başkanı veya câmi imamı onların keyfine göre Kur'an âyeti okusun. Onları kızdıracak bir âyet okumasın. Başörtüsü kullanılmasın. Namaz kılarken sarık sarılmasın. Eee! Hani laiklikte inanç ve ibadet özgürlüğü vardı? Bu özgürlük nerede? Namazını sarıklı olarak kılan generalin göreve iadesi neden yapılmıyor? Müslüman millet, İslâm düşmanı ve Kemalistlerin keyfine göre mi müslümanlığını yaşayacak? O halde ya laikliği kaldırın, ya da inanç ve ibadet özgürlüğünü koruyan bir tarif getirin! Hem şu sualin cevabı da verilmelidir: Türkiyeli müslümanlar, Avrupa'nın ilkeleriyle mi inanç ve ibadet özgürlüğü kazanacak? Bu utanç verici durum mutlaka son bulmalıdır!

Not 9: Yukarılarda Atatürkçülerin İslâmiyet'e ve müslümanlara düşman olduğunu ima ettik. Fakat Atatürkçüler ikidir. Birincisi: Normal Atatürkçülerdir. Bunlar Atatürk'ü severler, ama onu müslümanlara karşı kullanmazlar. Onların müslümanlarla ve İslâmiyet'le bir sorunu yoktur. İkinciler ise: Atatürk'ü sevmezler, ama onu kullanırlar. Müslümanlara ve İslâmiyet'e düşmandırlar. Müslümanca yaşayışın karşısındadırlar. Yani bütün Atatürkçüler bir değildir. Normal Atatürkçüler sözlerimizden alınmasın.

İmza: Mehdiyet ve Hilafet Makamı.

 

 Allah'tan başka ilah yoktur. Mehdi ve Mesih Allah'ın kulu ve elçisidir.

 

Zaman: Yeni Çağ'ın yirmibiri, Eylül ortası.

Mekan: Avrupa.

Makam: Hakka dâvet ve uyarı.

Boyut: Muranizm.

 

Yayınlayan: Avrupa Muranistleri.

                        *   *   *