Freitag, 13. März 2015

ÖLÜMDEN SONRA DA YAŞAMAK İSTER MİSİNİZ?

                      ÖLÜMDEN SONRA DA
                  YAŞAMAK İSTER MİSİNİZ?

         insanlara cennet ve cehennem vadeden
                             ALLAHın adıyla

Madem istemek insaniyetin gereğidir, biz de sizi bu
isteğinizin yoluna götürmeğe çalışalım.

Sizlere müjde!

Ölüm; yok oluş, hiç oluş, mahvoluş, idam oluş de-
ğil. Çünkü sizin bir Yaratıcınız var. Bu Yaratıcı, sizin
dünyadaki iyilik ve kötülüklerinize karşılık vermek i-
çin ölümden sonra sizi tekrar diriltecek ve ebedî bir
hayat verecektir. İşte bunun için ölüm; Yaratan'a dö-
nüştür, hayat vazifesinden paydostur, öte dünyada-
ki dostlara kavuşmadır, ücret almaya gidiş, saadete
geçiş ve ebedîyet buluştur. Öyle ise ey insanlar!
Korktuğunuz kabre, "ağlayarak değil, gülerek giri-
niz" ve çok sevdiğiniz ölmüşlerinizin ardından fazla
üzülmeyiniz.

Şimdi bu müjdenin ayrıntılarına geçelim ve onların
niçin ve nasıl gerçekleşeceğini görelim.

"Ölüm; yok oluş, hiç oluş, idam oluş değildir."

Çünkü ölümün yok oluş olabilmesi için herşeyin sa-
hipsiz olması gerekir.Fakat çok mükemmel bir ölçü
ve düzen içinde işleyen ve hayatın üretimine vasıta
olan şu evren, nasıl sahipsiz olabilir?Çok iyi bir üre-
tim içinde olan hangi fabrika sahipsiz olabilir ki, şu
insan ve hayat üretimini netice veren dünya ve ev-
ren sahipsiz olsun! İnsanın da elinde, dünya ve ev-
renin sahipsiz olduğuna dair kesin bir delili yoktur.
Ama onların sahipli olduğuna dair bir delil her za-
man var olmuştur. O delil de; evrenin Sahibi'nin
gönderdiği kitaplar ve peygamberlerdir. O kitaplar
ve peygamberlerin sonuncusu ve öncekileri ken-
dinde toplayanı ise, Kur'an ve (ruhuna selam ve
rahmet olsun) Hz. Muhammed'dir.

Bu delilin zıddına yani madde, doğa, kendikendine-
lik ve tesadüf gibi şeylerin bir itirazı olmadığına ve
olamayacağına göre ve hiç bir bilim adamı da çıkıp
evrenin sahipsiz olduğuna dair kesin bir delil ortaya
koymadığına baktığımızda, Kur'an ve Muhammed
delilleri gerçeklik kazanır. Kur'an ve Muhammed de,
evrenin bir sahibi bulunduğunu ve onun da "Allah"
isimli tek Tanrı olduğunu bize haber vermektedir.
O halde evren ve içindekiler sahipsiz değildir. Ev-
renin sahipsiz olduğunu düşünmek ise, insanı, öl-
dükten sonra "yok olacağı" zannına düşürür. Fakat
bu zan, gerçeğin yerini tutamaz. Gerçeğin yerini
tutamaz olan bir zan da, kabul edilemez ve edilme-
melidir. Nasıl kabul edilebilir ki?

"Çünkü sizin bir Yaratıcınız var."

İşte insanlığın varlığının başından beri gönderdiği
elçi ve kitaplarla daima kendi varlığından ve sahipli-
ğinden haber vermiş olan Allah, insanı boşuna ya-
ratmamış olduğunu ve ölümünden sonra insana ye-
ni bir hayat vereceğini de bildirmiştir.

"Bu Yaratıcı, iyilik ve kötülüklerinize karşılık vermek
için sizi ölümünüzden sonra tekrar diriltecek ve e-
bedî bir hayat verecektir."

Çünkü o Yaratıcı sizi, belirli bir maksat için yarat-
mıştır. O maksat da, sizi imtihan etmek, kimlerin iyi,
kimlerin kötü olduğunu ortaya çıkarmaktır. Ortaya
çıkan sonuca göre de herkes hak ettiği cezâ ve
mükâfatını alacaktır. Bunun için de cinlerin, şeytan-
ların ve insanların yaptıkları bütün işler kayda alın-
maktadır. Bu kayıtlara göre de yeniden diriliş gü-
nünde muhasebe yapılacaktır. Herkes bu dünyada
yaptığını âhirette hazır bulacaktır. İyiliğin karşılığı
cennet, kötülüğün karşılığı da cehennem olacaktır.
İşte bu karşılığı vermek, tek Tanrı olan Allah'ın "a-
dâleti"dir. Demek, Allah'ın adâleti, insanın tekrar
diriltilmesini ve hesap vermesini gerektiriyor. Bu-
nun için de o yüce Sahip, vaadde bulunmuştur. O'
nun verdiği söz de mutlaka yerine getirilecektir.

İnsanı yaşatmakta olan o mükemmel Yaratıcı, ver-
diği sözün yalan olmadığını ve mutlak adâlet sahi-
bi olduğunu isbatlamak için de dünya ve evreni yı-
kacak, bu yıkımdan sonra ölmüş olan bütün insan-
lığı yeniden diriltecek ve onları diriliş meydanında
toplayacak ve hesaplarını görecektir. Bu hesabı
mutlaka görecektir. Çünkü bu dünyada çoğunlukla
haklılar hakkını, haksızlar cezâsını almadan ölüyor.
Eğer bu adâletsizlik ölümle son bulursa, yani bir
karşılığı olmazsa, apaçık bir zulüm ortaya çıkar. Bu
zulüm ise mutlak adâlet sahibi olan Allah'ın acıma-
sına zıttır. Bu zıtlığa meydan vermemek için de âhi-
reti getirecektir.

Âhiretin gelmesi için de, evrenin yıkılışı olan kıya-
metin kopması gerekiyor. Bu gereklik için de yüce
Yaratıcı, 1400 sene önce "kıyametin yaklaştığını"
haber vermiştir. Allah'ın son habercisi Hz. Muham-
med de; "müslüman milletinin 1500 yıldan fazla ya-
şamayacağını" söylemiştir. Yani insanlığın 100 yıl-
lık bir zamanı kalmıştır. Bunun için yirmiikinci asrın
ilk çeyreğinin sonlarında kıyamet kopacaktır.

Kıyamet koptuktan sonra dünya ve evren yıkılacak-
tır. Fakat yeryüzü ve güneş yok olmayacaktır. Gü-
neş küçültülerek ve yeryüzü, kutupları çökertilip
dümdüz edilerek varlıklarını koruyacaklar ve atmos-
fer de yeniden inşa edilecektir. Çünkü insanlığın
yeniden diriltilişi ve ondan hesap sorulması, yeryü-
zü meydanında olacaktır.

Şimdi akla takılan bazı sualleri cevaplamaya çalışa-
lım.

Ölüler nasıl dirilecek?

Kıyamette dünya ve evrenin yıkılmasıyla bütün in-
sanlar ölecektir. Onları tekrar diriltecek olan ise, ilk
defa yokluktan çıkarıp yaratan Allah'tır. Yoktan ya-
ratmayı bilen Allah, elbette ölümden sonra da onla-
rı tekrar yaratabilir.Bu yaratma için de söz vermiştir.
Söz verdiyse, yapacak demektir. Çünkü bu konuda
O'nu engelleyecek bir durum yoktur. Çünkü yarat-
ma ve yeniden diriltme konusunda bir aczi ve sö-
zünde durmama gibi bir dönekliği bulunmamakta-
dır. Kudreti tam, sözü doğrudur. O'nun adâleti ve
yaratışta ve yaşatışta amaçlı oluşu da; ölenlerin
diriltilmesini, hesap sorulmasını ve hakettiklerinin
verilmesini gerektiriyor.

Bütün ölmüşleri diriltmesi ise şöyle gerçekleşecek-
tir: Her insanın kalça kemiğinin kuyruk sokumu kıs-
mında bir insan tohumu vardır. Yeryüzü toprağına
karışmış olan bu tohumlara gerekli yağmur ve ısı
verildiğinde,toprak altına atılmış bitki tohumları gibi,
suyu emip anne rahmindeki bir cenin gibi büyüyüp
gelişeceklerdir. Gelişimleri tamamlandığında da,
Allah katında bulunan ruhları onlara geri gönderile-
cek ve ruhuyla bütünleşen insanlar, yumurtaları top-
rak altına yerleştirilmiş bazı deniz ve kara canlıları
gibi toprak altından çıkmaya başlayacaklardır. Top-
raktan çıkan kötü ruhlu insanlar: "Bizi yattığımız bu
yerden kim çıkardı?" derlerken,iyi ruhlu insanlar da:
"Bizi tekrar dirilten Allah'a hamdolsun" diyecekler-
dir. Ve böylece yeniden diriltiliş gerçekleşmiş ola-
caktır. Sonra yeniden diriltilen insanlar bir melek ta-
rafından Rabbin huzuruna çağrılacaklar; bütün in-
sanlık, yeryüzüne inmiş bulunan yüce Allah'ın huzu-
runda toplandığında da "Büyük Mahkeme" başlaya-
cak, herkesten aynı anda hesap sorulacak ve hep-
sine hak ettikleri sonuçlar verilecektir. Sonuçları a-
lan insanlar, cehennemin etrafını (Satürn gezegeni-
nin halkası gibi) çevrelemiş ve yoğun ışıktan yapıl-
mış ve bakanlara upuzun bir köprü gibi görünen bir
yol üzerine dizüstü dizilecekler ve hologram şeklin-
deki inanç dosyaları kara olanlar cehenneme atılır-
ken, ak dosyalılar da cehennemden kurtarılıp cen-
nete aktarılacaktır. Bu şekilde cennetlikler de ce-
hennemi görmüş olacaklar ve bu gördükleri karşı-
sında da girdikleri cennetten hiç çıkmak istemeye-
ceklerdir.

Dünyada cesetleri yanmış ve yakılmış insanların
dirilişi nasıl mümkün olacak?

Kemikleri kül olmuş insanların vücutlarından ne ek-
silmişse, onlara ait bütün bilgiler, her şeyi kaydetti-
ren yüce Allah'ın merkezî bilgisayarında kayıtlıdır.
Bu bilgiler çerçevesinde tohumları kül olmuş insan-
lar için yeni tohumlar yaratılıp yeryüzü toprağına a-
tılacaktır.Bu şekilde hiç bir insanın yeniden diriltiliş-
ten kaçması mümkün olmayacaktır.

"İnsanların toprak altında yaratılması imkânsız gibi
birşey. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?"

Havuç, pancar, patates, yer fıstığı ve yer elması
gibi bitki ve sebzeler, yer altında ve karanlıkta oluş-
maktadır. Onları oluşturan bir Yaratıcı, insanı da
onlara benzer bir şekilde oluşturabilir ve oluştura-
caktır. Kışta ölmüş bitkileri, baharda dirilten bir Ya-
ratıcı için, kıyamette ölmüş bütün insanlığı, toprak
altında yeniden oluşturmak ve bir bitki gibi diriltip
toprak üstüne çıkarmak hiç zor değildir. "Kıştan
sonra bahar gelmez" kim diyebilir? Aynı şekilde,
kimse: "Kıyametten sonra yeniden diriliş olmaz"
dememelidir. Çünkü onun olmasını isteyen bir ya-
ratıcı ve yaşatıcı Allah var. Bu isteği için de O'nun,
amaçlı ve adâletli ve vadetmis oluşundan başka
pek çok sebebi var. Fakat biz, sözü fazla uzatma-
mak için o sebepleri geçiyor ve ayrıntıya girmeyip,
esasta kalıyoruz.

İnsanların diriltileceği yer olan "mahşer meydanı"n-
da ne kadar insan bulunacaktır?

Şimdiye kadar yani ilk insandan bu zamana kadar
100 milyar insanın öldüğü tahmin ediliyor. Şimdiki
zamandan kıyamete yani 2121-2126 yılına kadar
da (kıyamette ölecek olanlarla beraber) 20 milyar
civarında insan ölmüş olacaktır. Demek oluyor ki,
mahşer gününde 120 milyar kadar insan diriltilecek-
tir. (Bu sayı, 220 milyar da olabilir. Gerçek rakamı
tam bilemiyoruz. Ama biz "120 milyar" kabul ede-
lim.)

120 milyar insan yeryüzü meydanına nasıl sığar?

Kıyamet koptuğunda çok şiddetli deprem ve sar-
sıntıların etkisi ve denizlerin buharlaşması ve dağ-
ların toz-toprak haline gelmesiyle dünyanın kutup-
ları çökertilmiş olacak. Bu çökertmeyle yeryüzünün
çapı, şimdikinin belki iki misline çıkacak, yeryüzü
genişleyecektir. Dört kişinin bir metre kare yer kap-
ladığını düşünürsek, 120 milyar insan 30 milyar
metre karelik bir alanı kaplar. Dünyanın yüzölçümü
ise 510 milyar metre karedir. Demektir ki, her hangi
bir yer darlığı olmayacaktır. Çünkü yeryüzü meyda-
nına 120 milyar insanın 15-20 katı daha fazla insa-
nın sığması mümkündür.

Cennet dünyada mı kurulacaktır?

7 milyar insana dar gelmeye başlamış bir Dünya,
elbette 120 milyar insanın cenneti  için yeterli bir
yer değildir. 120 milyar insana cennet olacak bir
Dünya'nın, şimdikinin en az 20 katı daha geniş bir
yer olması gerekir. Böyle bir yer için de, yıldızlar
kadar büyük bir âlem gerekir. İşte cennet de, evre-
nin son sınırının yanıbaşında bulunan, yıldızlar ka-
dar çok geniş bambaşka bir âlemdir. Bu âlem, çok
uzaklarda ve çok yükseklerdedir. Çok aşağılarda
bulunan dar dünyada 120 milyar insanın 80 milya-
rı için ebedî bir cennet kurmak mümkün değildir.
Cennetin 500 yıl genişliğinde olacağı, Hz. Muham-
med'in verdiği haberlerde geçmiştir. Bu habere gö-
re cennet dünyadan 250 bin defa daha büyüktür. E-
ğer her inançlı ve iyilikçi olmuş kişiye 500 yıl geniş-
liğinde ayrı bir cennet verilecekse, bu takdirde he-
sabımız şöyle olacaktır: 80 milyar inançlı insanın
cennetlik olduğunu düşünelim. Bu takdirde 250 bin'
le 80 milyarı çarparız. Sonuç, 20 trilyar çıkar. Yani
genel cennet, dünyamızdan 20 trilyar defa daha
büyüktür. Güneş Dünya'dan 1 milyon 300 bin defa
daha büyüktür. Eğer insanlardan önce yaşamış o-
lan cinleri de hesaba katarsak, elde ettiğimiz raka-
mı belki ikiye çarpmamız gerekecek. Şimdi görü-
yor musunuz, cennetin dünyada kurulmasının ne-
den mümkün olmadığını?! Cennetin bu kadar bü-
yük olmasının bir anlamı şudur: Cennet, apayrı bir
evrendir. Ve bu evren şu anda evrenimizin yanıba-
şındadır. Bizim evrenimiz, "eksi evren"dir. Cenneti
meydana getiren evren ise, "artı evren"dir. Bu artı
evrende ölüm yoktur, hayat ebedîdir. İlk insanın
cennette yaratıldığını düşünürsek, cennet olan artı
evren şu an hazır durumdadır ve cennetlikleri bek-
lemektedir. Yeniden diriliş gününde yüce Yaratan'a
hesap vermeden de oraya geçiş mümkün değildir.

O kadar büyük bir yerde insan ne yapar?

Cennette insanlar ruh ve hayal veya melekler gibi
ışık hızıyla hareket ederler. Işık hızına sahip cen-
netlikler için o kadar büyük genişlik, onlara lüzum-
suz gelmeyecek, o genişliği seveceklerdir.

Kötüler yok mu edilecek?

Kötülerin yok edilmesi, yüce Allah'ın adâlet ve mer-
hametine zıttır. Çünkü kötüleri yok etmek, onları ce-
zâsız bırakmak demektir. Onları cezâsız bırakmak
ise, zulüm görmüş olanları üzer. Bu da Allah'ın adâ-
leti ve merhametiyle uyuşmaz. İşte bu uyuşmazlığa
meydan vermemek için kötüler yok edilmeyecektir.
Çünkü kötüleri de ikiye ayırmak gerekir. Birincisi;
dinsizler, inkârcılar, ateistler, Allah'tan başka tanrı
uyduranlar ve dinde ikiyüzlülük yapanlardır. Bunla-
rın yeri, ebedî cehennemdir. Çünkü Allah'a karşı
işledikleri cinayet, kâinat kadar büyüktür. Kâinat ka-
dar büyük cinayet de, sonsuz bir cezâyı gerektiri-
yor. Çünkü onlar ebedî bir hayatla yaşamış olsalar-
dı, cinayetlerini ebediyen sürdüreceklerdi. Bunun
için de cezâları ebedîdir. Onları yok etmek ise, on-
ları mükâfatlandırmak ve cezâdan kurtarmak olur ki,
bunu Allah'ın adâleti kaldırmaz.

İkincisi; inançlıların kötüleridir. Bu kötüler için adâlet
gerektirir ki; yaptıkları kötülük kadar cezâ görsünler,
cezâlarını çektikten sonra da cennete konsunlar.
Çünkü Allah'a inanmak gibi bir iyilikleri var ve başka
iyilikleri de olmuş olabilir. Iyiliği de bulunan bu kötü-
leri yok etmek ise, tamamen zulümdür, adâlete zıt-
tır. İşte bunun için kötüler yok edilmeyecektir. Hak
ettikleri cezâ muhakkak verilecektir. Bunun için de
cehennem gereklidir.

İncil ve Tevrat'tan sonra gelen ve önceki kitapların
özetini ve gerçeğini içeren Kur'an'da, âhiretle ilgili
iki bin kadar âyet bulunmaktadır. Kıyametten haber
veren âyet sayısı ise, yüz kadardır. Bu âyetler, ço-
cuk oyuncağı ve uydurma şeyler değildir. Bütün in-
sanlığın mutlaka karşılaşacağı kesin gerçektir. Yani
insana ölümden sonra ya cennet vardır, ya da ce-
hennem. Başka da bir kaçış yeri yoktur. Ölüp de di-
rilmemek ve kurtulup gitmek mümkün değildir. Za-
ten insan kalbi ebedî bir hayat ve mutluluk isterken,
ölüp de dirilmemek ve cennet gibi bir hayata geç-
memek, kurtuluş değildir. Cehenneme atılmak da,
ebedî bir felâkettir! Bu felâkete kim uğramak ister?

Şimdi ey insanlar! (Gerçek sayılarını yüce Allah da-
ha iyi bilir) cehenneme atılacak 40 milyar insandan
biri olmak ister misiniz? Elbette istemezsiniz değil
mi? Eğer cehenneme atılacak insanlardan biri ol-
mak istemezseniz; evrenin ve içindekilerinin biricik
sahibi Allah'a; O'nun adâlet ve merhametinin gerek-
tirdiği cennet ve cehennemi, kıyameti ve yeniden
diriltilişi içeren Âhiret'ine; O'nun saygınlık perdesi
ve memurları olan Melek'lerine; O'nun Kendisi'yle
insanlar arasında iletişim sağlayan Elçi ve Haberci'
lerine ve O'nun emir ve isteklerini bildiren Kitap'ları-
na ve sonuncusu olan Kur'anına inanınız. İşte bu
inancınız sizi, cehenneme düşecek olanlardan biri
olmaktan kurtarabilir.

Eğer gerçek sahibiniz ve tek Tanrı olan Allah'ınızın
cennetine girecek olanlardan biri siz olmak isterse-
niz; O'na ve âhiretine inanarak haklı ve adâletli, na-
muslu ve ibadetli, güzel ahlâklı ve iyilikçi olmakla O'
na teslim olunuz. İşte bu güzel ve çok değerli tes-
limiyetiniz sizi, cennete girecek olanlardan biri ha-
line getirecektir.

Madem ölümden kaçış mümkün değildir, madem
tekrar diriltilmeğe karşı koymak da imkânsızdır ve
madem kalbiniz de ebedî bir hayat ve mutluluk is-
tiyor ve madem bu isteklerinizi karşılayacak olan
bir Allah var ve Kitabı da bunu haber veriyor, o hal-
de O'ndan gelen ve dünyada hiç bir şey ondan da-
ha değerli olmayan bu habere kalp ve kafa veriniz.
Bu veriş ve dinleyişinizle de O'nun cennetine dahil
olunuz, cehenneminden kurtulunuz.

Bu kurtuluşu seçmek, ölümünüzü; Yaratan'a dönüş,
yaşam görevinden paydos, âhiretteki güzel dostla-
ra kavuşma, ücret almaya gidiş ve ebedî mutluluğa
geçiş haline getirecektir.Bu müjdeli haberin gerçek-
leşmesini seçmek dururken bu habere nasıl kör,
sağır ve aptal kalabilirsiniz?

Eğer dünya size ait olsaydı ve onda ölümü öldürüp
kıyameti de durdurarak mutlulukla dolu ebedî bir
hayat kurabilseydiniz, Allah'tan gelen habere kör,
sağır ve aptal kalabilirdiniz. Madem gerçek bunun
tam zıddıdır, o halde uyanık olunuz, nefis ve şey-
tanınız sizi cennetten etmesin, cehenneme düşür-
mesin. İnsanlığınıza lâyık bir seçimde bulununuz.
Bu seçiminizde de gecikmeyiniz. Çünkü ömür dur-
muyor, ölüm yaklaşıyor! Kabre gülerek girmek is-
terseniz, ne yapmanız gerektiğini artık biliyorsunuz.
Bütün yapmanız gereken, bu bilgiyi uygulamaktır.
O halde uygulayınız ve mezara korkarak ve ağlaya-
rak girmekten kurtulunuz!

Unutmayınız! Elli yıl içinde ölümünüz ve yüz on yıl
sonra da kıyamet var. Ve yine unutmayınız! Deriler
kavuran ve soyan çok azaplı ve ateşli cehenneme
atılanlardan biri mi olmak iyi, yoksa her arzunuzun
karşılanacağı ve krallar ve kraliçeler gibi yaşayabi-
leceğiniz cennete girecek olanlardan biri olmak mı
iyi? O halde "öldükten sonra yok olup gideceğiz"
zannına ve âhireti inkâr eden inanca ve bir de "cen-
netin dünyada kurulacağı" düşüncesine asla teslim
olmayınız.Bu zan ve asılsız inanç ve düşünce size,
felâketten başka bir kazanç getirmez.

O halde; "bu evrenin sahibi olan Allah'a ve âhireti-
ne, elçilerine ve kitaplarına inandım" deyip, "Allah'
tan başka tanrı yoktur. İsa, Musa ve Muhammed
O'nun kulu ve elçisidir" diyerek, Gerçek Din'e giriş
yapınız, varlığınızı hakikatsizlikten ve anlamsızlık-
tan kurtarınız.

Yeniden dirilişi olmayan ebediyetsiz bir ölüm, bütün
anlamları yok eder. Eğer dini ve âhireti inkâr eder-
seniz, hayatınıza hangi anlamı yükleyeceksiniz?
Yoksa, anlamsızca bir hayatı yaşamaya devam mı
edeceksiniz? Şayet anlamsızca bir hayatı yaşama-
ya devam ederseniz, o vakit size "insan" denebilir
mi?

Not: Âhiretin varlığı ve gelecekliği hakkında bir şüp-
hesi olan ve bu şüphelerinden kurtulmak isteyen-
ler, Bediüzzaman Said Nursi'nin "Onuncu Söz"
isimli eserini okuyabilir ve şüphelerinden
kurtulabilirler.

                     Allah'tan başka ilah yoktur.
          Mehdi ve Mesih O'nun kulu ve elçisidir.

Zaman:  Yeni Çağ'ın onbeşi, Mart başı.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Cevaplama ve Hakka dâvet.
Boyut:   Muranizm.

                                                   YAYINLAYAN
                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ

                                       *   *   *

Mittwoch, 4. März 2015

DİNDAR BAŞBAKANA DARBE İNDİREN GÜLEN CEMAATİ'NİN MAKAMI NEDİR?

       DİNDAR BAŞBAKANA DARBE İNDİREN
        GÜLEN CEMAATİ'NİN MAKAMI NEDİR?

             gerçekleri gösteren ALLAHın adıyla

Yirmi yıldan beri Amerika'da yaşayan ve kendini ev-
liya gösteren Hamza Metiner isimli bir zât, "kutsiler.
org" isimli bir internet sitesinde kaleme aldığı bir
yazısında AK Parti liderlerini "süfyan"lıkla damgala-
mış.

Acaba "süfyan" kimdir?

Türkiye'de (Gülen Cemaati dışında) bütün dindarlar
ve cemaatler, AK Parti hükümetine ve dindarlara in-
dirilecek bir darbeyi, Ergenekon'dan ve Balyozcu-
lar'dan bekliyordu. Ama ne yazık ki darbe, hiç bek-
lenmedik bir yerden, Gülen Cemaati'nden geldi.Hiç
umulmadık bir yerden gelen bu çifte darbe, elbette
AK Parti iktidarını sendeletti. Fakat bu partinin lideri,
indirilen bu darbeye teslim olmadı. Eğer AK Parti li-
deri yediği darbeye teslim olup çekilseydi, bugün
AK Parti iktidarının yerinde yeller esiyor olacak ve
hükümet ya yetersizlerin, ya da şer güçlerin eline
düşecekti. Fakat yüce Allah, Türkiye'yi bu düşüş-
ten kurtardı ve korudu.

Eğer AK Parti hükümeti nefis ve şeytan hesabına
Gülen Cemaati'ne bir darbe indirseydi, o zaman biz
hükümet liderine "süfyan" damgası basabilirdik. Fa-
kat ilk iki darbeyi AK Parti liderine ve hükümetine
Gülen Cemaati indirdi. Şimdi "süfyan" kimdir? AK
Parti liderlerine "süfyan" damgasi basanlar, kendi-
lerini süfyanlaştırmış olmuyor mu? Şimdi AK Parti
hükümetine darbe indirerek kendini süfyanlaştırmış
olan Cemaat'in, kendini bu süfyanlaşmışlıktan arıt-
ması gerekmez mi? Elbette gerekir! Kendini arıtsın
ki, barışılmaya lâyık olsun.

AK Parti hükümeti Gülen Cemaatiyle ne zaman ve
nasıl barışır?

İlk darbeyi vuran AK Parti olmadığı için, bilâkis ken-
disi "darbe yiyen" olduğu için, AK Parti liderlerinin
eli, Gülen Cemaati'ne "barış eli" uzatmaya mahkûm
değildir. Eğer Cemaat barış istiyorsa, önce devlet
içinde oluşturduğu bütün gücünden el çekmeli ve
tüm gücünü mâneviyat sahasına yöneltmeli, kendi
okullarıyla, dinî hizmetleriyle ilgilenmeli ve siyaset-
ten kesinlikle uzaklaşmalıdır.Bunu yapmadığı müd-
detçe de barışılmaya lâyık olmayacak ve ona hiç
bir zaman güvenilmeyecektir. Ama bununla birlikte
hükümet de, Cemaat'in bütün maddî ve siyasal gü-
cünü yok etmek için var gücüyle çalışacaktır ve ça-
lışmak zorundadır.Çünkü Cemaat'in elinde güç kal-
dıkça, bu güç bütün Türkiye için tehlikeli olacaktır.
Bunun için Cemaat, maddî ve siyasal gücünden
soyulmalıdır. Ya kendiliğinden soyunacaktır, ya da
bunu hükümet yapacaktır.Gerekenin yapılması, hü-
kümet için bir "zulüm" değildir. Bu soyulmada mağ-
duriyete uğrayacak olanların hükümeti suçlamaya
hakları yoktur. Çünkü hükümeti ayakta tutanlar,
"darbe vuran" değil, "darbe yiyen"dir. Hükümet Ce-
maat'ten darbe yemeseydi, bunlar olacak mıydı?
Olmayacaktı. O halde!

Fethullah Gülen Mehdi midir?

Fethullah Gülen'in yakın ve uzak çevresindekiler
onu "Mehdi" olarak görmekte veya göstermektedir-
ler. Fakat Fethullah Gülen'in çevresindekilerin onu
Mehdi görmesi ve göstermesiyle o Mehdi olmaz.
Mehdilik, Allah'ın elçilik vermesiyle olur. Fethullah
Gülen, Allah'tan elçilik almış mıdır? Eğer aldıysa,
kalksın açıklasın ve "ben Mehdiyim" desin. Ancak
böyle bir ilândan sonra onu Mehdi olarak görüp
gösterebilirsiniz. Aksi halde onu Mehdi görüp gös-
termeler asılsız olacaktır. Zaten kendisi de Mehdi-
lik yakıştırmalarını söz ve yazılarında reddetmekte-
dir. Tabii bu reddetmeler samimiyetsiz değilse...

Allah'ın Mehdisi kimdir?

Allah'ın Mehdisi Mehmed Nur'an'dır. Kendisi Allah'
tan bilgi, ışık ve elçilik almıştır. 2001 Kasım'ından
beri dünyanın mânevî liderliği görevinde bulunmak-
tadır. Kendisini bir müddet daha gizleyecektir.

Allah'ın Mehdisi Mehmed Nur'an, Fethullah Gülen'i
Mehdiyet Makamı'nın "sağ kolu" olarak kabul et-
mekteydi. Fakat Fethullah Gülen, eski başbakan R.
Tayyip Erdoğan'a iki darbe indirerek bu makamını
kaybetmiş bulunuyor.Şimdi şeytanın safına geçmiş
bulunan ama kendilerini "Hak yolunda" gören bu
Cemaat'in arkasından gidecek olanlar ve içinde
bulunanlar iyi düşünsün. Ama çok iyi düşünsün!

Not 1: AK Parti liderlerinin değeri nedir?

Allah'ın Mehdisi, AK Parti liderlerinin değerini mâ-
nevî âlemde şu şekilde görmüştür: En büyük yük,
Allah'ın Mehdisi'nin üzerindeki yüktür. Fakat şu an
itibariyle AK Parti liderleri, yeni ve büyük Türkiye'nin
bütün âlem-i İslâm'ı ilgilendiren ağır yükünü omuz-
lamış vaziyettedirler.Bu yük, Mehdi'nin yükünden
daha ağır durumdadır. Bu ağır yükün taşınmasında
ve hedefe varılmasında Türkiye halkları ve dindar-
lar AK Parti hükümetine yardımcı olmalıdır. Bu par-
tiye karşı kara muhalefette bulunanlar ise, yalnız
Türkiye'ye değil, tüm İslâmlı Dünya'ya zarar vermiş
olacaklardır ve zarar vermektedirler.

Not 2: Fethullah Gülen'in değeri nedir?

Fethullah Gülen'in İslâmî yönü kıymetlidir. Fakat
siyasal yönü tehlikelidir. Bu tehlikeli oluştan kurtu-
labilmesi için, siyasetten el çekmeli ve AK Parti
iktidarına karşı başlatmış olduğu muhalefetine der-
hal son vermelidir.

Not 3: Cemaatin okulları tehlikeli midir?

Cemaat eğer AK Parti iktidarına karşı başlatmış ol-
duğu muhalefetine derhal son vermezse, AK Parti
iktidarı bu okulları "cemaatin şer gücü" ve "darbe
okulları" olarak görecek ve o okulları yaşatmaya-
caktır. Onları yaşatmamak da onun hakkıdır. Eğer
Cemaat bu okulların yaşamasını istiyorsa, AK Parti
iktidarına karşı başlatmış olduğu meş'um muhale-
fetine hemen son vermelidir. Aksi halde AK Parti ik-
tidarı bu okulları "masum" görmeyecek ve gerekeni
yapacaktır. Çünkü Gülen Cemaati'nin yaptıkları, ya-
ni siyasal darbeleri, o okulların iyiliğini ve masumi-
yetini katletmiştir.

Not 4: Cemaat'in AK Parti iktidarına karşı yürüttüğü
muhalefetin anlamı nedir?

Bu muhalefetin anlamı, Cemaat'in siyasallaşmış ol-
duğunun apaçık göstergesidir. Bu gösterge, Cema-
at'in bir "dinî cemaat" olmadığını da belgelemiş o-
luyor.Eğer Cemaat dinî bir cemaatse, bunun isbatı,
siyasetle uğraşmayı ve AK Parti'ye karşı yürüttüğü
muhalefetini sonlandırmakla olur. Bir partiye oy ve-
rip vermemek, onun tercihidir. Fakat Cemaat, yürüt-
mekte olduğu kara muhalefetiyle CHP ve MHP'nin
de önüne geçmiş, "Baş Muhalefet" olmuştur. Barış
isteyen bir Cemaat ise, bu muhalefetini sonlandır-
malı ve Cemaat'in eli kalem tutan bütün silahşörleri
de silahlarını susturmalı ve muhalefet işini partilere
bırakmalıdır.

Not 5: AK Parti hükümeti, 28 Şubatçılar'dan daha
mı tehlikelidir?

28 Şubatçılar, bütün dindarları  ve cemaatleri tehli-
keli ve düşman görüyordu. AK Parti hükümeti ise,
sadece kendisine çifte darbe indirmiş bulunan Gü-
len Cemaati'ni tehlike görüyor. Şimdi anlayın baka-
lım kim daha tehlikeli! Darbe vuran mı, darbe yiyen
mi?

Şu anda süfyan koltuğunda oturan, AK Parti hükü-
meti değil, Gülen Cemaati'dir. Cemaat kendini bu
çirkin ve tehlikeli koltuktan kurtarmalıdır. Bunun için
de, bütün maddî ve siyasal gücünden el çekmeli,
devlet içindeki bütün örgüt elemanlarıyla bağını ko-
parmalı ve hükümete karşı muhalefetine son ver-
melidir. Eğer bunu yaparsa, barışın yolu da açılmış
olur. Aksi halde Gülen Cemaati, AK Parti hükümeti-
ne değil, Türkiye'ye zarar vermiş olacaktır. Dünya-
nın kalbi seviyesinde olan Türkiye'ye zarar verenler
de bizden değildir.

Not 6: Allah'ın Mehdisi, Gülen Cemaati hakkında ne
düşünmektedir?

Allah'ın Mehdisi, Gülen Cemaati'nin AK Parti hükü-
metine indirdiği darbelerle ve yapmakta olduğu mu-
halefetle kendini "hizmet hareketi" iken "hezimet
hareketi"ne dönüştürmüş olmasına çok üzülmekte-
dir. Çünkü neticede zarar gören, Allah'ın Dini'ne
hizmet olmaktadır. Ama artık olan oldu. Bu saatten
sonra Cemaat'in zarar vericiliği önlenebilirse ne âlâ!
12 Aralık 2013'e kadar Cemaat'i korumuş ve kolla-
mış olan Allah'ın Mehdisi, hükümete indirdiği dar-
belerle gerçek kimliğini göstermiş olan Cemaat
hakkında şimdi şu şekilde dua etmektedir: "Allah'
ım! Bu Cemaat'in şerrinden Türkiye'yi koru..."
Bu duayı bütün dindarlar yapmalıdır.

                     Allah'tan başka ilah yoktur.
          Mehdi ve Mesih O'nun kulu ve elçisidir.

Zaman:  Yeni Çağ'ın onbeşi, Mart başı.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Cevaplama ve Barışa dâvet.
Boyut:   Muranizm.

                                                   YAYINLAYAN
                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ
                                       *   *   *





Sonntag, 22. Februar 2015

TÜRKİYE'DE İDAM TEKRAR GELMELİ Mİ? ÖZGECAN'IN KATİLİNE NE CEZA VERİLMELİ?

    TÜRKİYE'DE İDAM TEKRAR GELMELİ Mİ?
ÖZGECAN'IN KATİLİNE NE CEZA VERİLMELİ?

          hak ve adâleti emreden ALLAHın adıyla


Türkiye'de Özgecan Aslan isimli genç kızın vahşi-
ce katledilmesi, idam konusunu tekrar gündeme
getirdi. Şimdi gerekli suali soralım ve cevabını bul-
maya çalışalım: İdam cezâsı geri gelmeli mi?

Katil yüzde yüz suçlu olduğunda onun cezâsı dinen
ve doğal olarak, "idam"dır. Fakat şartlar, hükümleri
değiştirir. Şartlar değiştiği halde hükümler değiş-
mezse, adâletsizlik doğar ve zulüm meydana gelir.
Adâleti gerçekleştirirken zulme düşmemek için
sosyal şartları göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Türkiye'nin bugünkü sosyolojisi nedir? Yani aile ve
okul, iyi insan yetiştirmede yüzde altmışlık bir ba-
şarı gösterebiliyor mu? Türkiye toplumunda iyi in-
sanlar çoğunlukta mı? Eğer bu çoğunluk mevcut
değilse, idam cezâsı hak olmaz. Çünkü insanları
suça iten bir ortam harıl harıl çalışıyorsa ve durum
düzelmiyorsa, katilleri idamla yok etmek, o toplu-
mun iyileşmesine hizmet etmeyecektir.

Bu yüzden idam cezâsının tam hak olabilmesi için
o toplumda yüzde altmışlık bir iyileşme ve düzel-
me bulunmalı. Gerekli düzelme ve iyileşme sağlan-
dığında da suç oranları azalacak ve suçlulara veri-
lecek cezâlar da haklılık bulacaktır.

Türkiye halklarının çoğunluğu ismen "müslüman"
dır. Fakat yaşayışça çoğunluk İslâmiyetten uzaktır.
Eğer İslâmiyeti yaşama oranı yüzde altmış-yetmişi
bulursa,bu takdirde Kur'anın buyurduğu katile kısas
uygulanması yani idam cezâsı getirilebilir. Böyle bir
cezâ, böyle bir toplumda uygundur. Ama İslâmiyeti
yaşayanların azınlıkta olduğu bir ülkede Kur'anî bir
cezâya yönelmek, adâlete tam uygun değildir. Bu
uygunluk ancak,meselâ bütün İstanbul halkı dindar-
ca bir hayat yaşıyor olsalar, onlar için geçerli olur.
Böyle bir toplumun idam cezâsını istemeleri, onla-
rın hakkıdır.

Türkiye'deki halkların çoğunluğu dindarca bir hayat
yaşamadığına göre, idam cezâsını istemek, hakka
tam uygun olmaz. Ancak demokrasi gereği olarak
halkın yüzde altmışı idam cezâsına evet derse, o
cezâyı getirmek gerekir. Ancak bu isteğin âdil ola-
bilmesi için de siyasî iktidar, idam cezâsı isteyen
çoğunluğun önüne şu şartı koyabilmelidir: "Bu ce-
zâyı getiririz ama, meselâ suçların azalmasını sağ-
layacak bir eğitime ve tecavüzleri önleyecek şu şu
düzenlemelere de râzı mısınız?" Gerekli rızâyı ver-
diklerinde istekleri yerine getirilir. Halk çoğunluğu
istemediği takdirde de o cezâ gelmemelidir.

Eğer Türkiye toplumlarının sosyolojisi Avrupa Bir-
liği ülkelerinin sosyolojisiyle eşitse, Türkiye de AB'
nin cezalandırma ölçülerine uyar. Sosyolojisi onun-
la eşitlik göstermediği takdirde de onun ölçülerine
uymak zorunluğu yoktur.

Sosyolojisi idam cezasına uygun olmayan ülkeler,
suçluları cezalandırmada daha âdil sistemleri ara-
yabilir ve aramalıdır. Meselâ "yaşa göre cezalandır-
ma" sistemi, daha âdil olabilir. Bu sistem şöyledir:
Bir katil maktülün kaç yıllık ömrünü yok etmisse, o
katile de o kadar yıl hapis cezâsı verilir. Meselâ
öldürülen Özgecan Aslan 20 yaşındaydı. Türkiye'
de insanların ömür ortalaması da 60'dır. Bu yaş or-
talamasına göre katledilen Özgecan'ın 40 yıllık öm-
rü, Suphi Altındöken tarafından yok edildi. Buna gö-
re katilin alacağı hapis cezâsı da 40 yıldır. Eğer ka-
tilin ortalama ömrü, verilecek 40 yıllık cezâyı karşı-
lamıyorsa, o katil idam edilmelidir. Çünkü ortalama
ömür yaşı 60'tır. Katilin alacağı cezâ 40'tır. Katil de
26 yaşında olduğuna göre; 40'la 26'yı toplarız= 66
eder. Ortalama ömür 60 olduğundan, 66'dan 60'ı
çıkarırız= 6 kalır. Katilin cezâsı ortalama ömrü 6 yıl
aşmış bulunduğundan katilin de idamı gerekir. An-
cak maktulün sahipleri; "40 yıllık cezâ yeterli olsun,
idam edilmesin" derlerse, idam cezâsından vazge-
çilir. Eğer katil; "ben idamımı istiyorum" derse, dev-
let o şahsı idam eder.

Yalnız bu sistemde çocuk öldürenler çok cezâ,yaş-
lı öldürenler de az cezâ alacaktır. 60 ve üzeri yaşta-
kileri öldürenlere de bir yıl ağır hapis cezâsı verilir.
Yaşlıları korumak için ortalama ömür yaşını 70, 80'
ne çıkarmak da mümkündür.

En iyi çözüm ise, Allah'a vereceği hesabı düşünen
insanların çoğalmasını sağlamaktır. Öyle ise onla-
rın çoğalmasını sağlayalım.

Ey insanlar!

Bu dünyada sabit bir ömrünüz yoktur.Bunun için çok
yakında kendinizi kabirde bulacaksınız. Fakat dün-
yanın son durağı olan kabre girmeden önce bu
dünyaya kim tarafından ve niçin gönderildiğinizi ve
görevlerinizin neler olduğunu bilmeniz ve uygula-
manız gerekiyor. Çünkü sizler, kendi yarattığınız bir
âlemde değil, yaratıcınız ve yaşatıcınız olan yüce
Allah'ın mülkünde bulunuyor ve onun verdiği ruh ve
bedeni taşıyorsunuz. Dünyanızın ve bedeninizin
sahibi Allah olduğundan da, O'nun koyduğu kurallar
çerçevesinde yaşamak zorundasınız. Eğer bu zo-
runluğu kabul eder, gerekeni uygularsanız, ölümü-
nüzden sonra size ebedî bir cennet var. Yüklenme-
niz gereken sorumluluğu reddettiğiniz ve çiğnediği-
nizde ise, size içinde sonsuza dek kalacağınız bir
cehennem var.

Yüklenmeniz gereken zorunluk ve sorumluluk ise
özetle şudur: Allah'ın tekliğine ve âhiretine inanarak
haklı olmak, adâletli olmak ve namuslu olmaktır.

Haklı olmak; Allah'ın emir ve isteklerine uymaktır.
Allah'ın emir ve istekleri dairesinde yaşayanlar, hak-
sızlıktan kurtulmuş olur. En önemli göreviniz de
kendinizi haksızlıktan kurtarmaktır. Haklıca bir hayat
yaşamak, birinci hedefiniz olmalıdır.

Adâletli olmak; haklıya hakkını ve haksıza da cezâ-
sını vermektir. Bu ilkeye göre, üzerinizde hakkı bu-
lunanlara haklarını ödemek ve çiğnememek zorun-
dasınız. Haksızlık edenleri de, hak ettikleri kadar
cezâlandırmalısınız. Cezâlandırmada en yakınları-
nız olsa dahi adâleti yerine getirmekten kaçınma-
malısınız. Bir yakınınız meselâ anneniz, babanız,
kardeşiniz veya ergen çocuğunuz bir suç işlediğin-
de, onların haksızlığı arkasında değil, adâletin ya-
nında olmalısınız. Bu, Allah'a olan borcunuzdur.
Bunlarla birlikte doğru şahitlikten de kaçmamalı ve
bir suçlunun cezâsını başkasına yüklememelisiniz.
Suçlunun cezâlandırılmasını da devlete bırakmalı-
sınız. Adâlet ilkesine göre haksız bir tokadın karşı-
lığı bir tokattır. Haksız bir küfrün karşılığı onun ka-
dar bir küfürdür. Haksız bir öldürmenin karşılığı da,
katili idam etmektir. Ancak kavgayı büyütmemek i-
çin karşılık vermekten vazgeçebilirsiniz. Haksız öl-
dürmelerde de, maktülün velisi idam yerine başka
cezâlar verilmesini veya diyet isteyebilir. Tecavüz-
ün cezâsı, içinde hem zina hem de zorbalık bulun-
duğundan idamdır. Tecavüzle birlikte öldürme de
varsa, cezâsı yine idamdır. Birden fazla kişiyi hak-
sızca öldürmüş olanın hakkı, kesinlikle idamdır.
Böyle bir kimseye sınırlı veya sınırsız hapis cezâsı
vermek, haksızlık ve adâletsizliktir. 77 kişiyi acıma-
sızca öldürmüş bir katliamcıya 25 yıllık bir hapis
cezâsı vermek, o katliamcıyı mükâfatlandırmaktan
başka birşey değildir; bunun adı da, zulümdür!

Namuslu olmak; meşru olmayan ilişkilere girmemek
ve nikâhlanmaktır. Bu ilkeye göre; zina, tecavüz ve
eşcinsellik, sahibiniz olan Allah tarafından yasaklan-
mıştır. Bu yasağa uyanlar, nesillerin geleceğini ve
temizliğini korumuş olurlar. Bu yasağı çiğneyenler
ise, nesillerini kesmiş ve kirletmiş olurlar. En büyük
çevre kirliliği de işte budur.

Haklı, adâletli ve namuslu olmayı kabul ettiğinizde,
dünyanız cennete dönecektir. Aksi halde kendinizi
bir cehennem içinde bulacak ve huzur ve mutlulu-
ğunuz yok olacaktır. Demek, dünyanızı cennete çe-
virmek de, cehenneme çevirmek de kendi elleriniz-
dedir. O halde dünyanızı cennete çevirin, bu çeviri
için çalışın. Asıl göreviniz budur.

Eğer öldükten sonra dirilmeyi ve Yaratan'a hesap
vermeyi inkâr edip bu insanlaşma görevini redde-
derseniz, cehenneme atılmaktan kurtulamazsınız.
Çünkü yeniden diriltilmeniz ve Yaşatıcınız'a hesap
vermeniz kaçınılmazdır. Çünkü ölümü öldüremez-
siniz. Diriltilmeyi de engelleyemezsiniz.Çünkü sizin,
dünyaya gelmeyi engelleyecek gücünüz de yoktu.
Bu güçsüzlüğünüz de sizi, (Rabbinizin söz vermiş
olması ve adâleti nedeniyle) büyük hesap gününde
Allah'ın huzuruna getirecektir. Allah'ın huzuruna
insanlaşmış olarak gelirseniz, size korku yoktur.
Yeriniz de cennettir. Ama o hesap Görücü'nün önü-
ne insanlıktan çıkmış ve şeytanlaşmış olarak gelir-
seniz, cehenneme atılmak hakkınız olacaktır. İşte
size iki yol! İstediğinizi seçmekte özgürsünüz...

Özgürlük, insanca yaşamayı seçmek ve insanlıktan
çıkmayı engellemektir. Eğer insanca yaşamayı se-
çerseniz, insanlaşmanın özeti şudur: Allah ve âhire-
ti hesabına haklı, adâletli, namuslu, ibadetli, güzel
ahlâklı ve iyilikçi olmaktır. Size bundan daha iyi bir
din yoktur. Bu dini ve dindarlaşmayı kabul etmek,
insanlık borcunuzdur. Madem bu evrenin bir sahibi
bulunmadığına dair elinizde kesin bir delil yoktur ve
hiç bir zaman da olmayacaktır, öyle ise bu borcunu-
zu ödeyiniz. Çünkü ortada bu evrene ve içindekile-
re sahip çıkan Allah'ın indirdiği bir Kur'an var. Allah'
tan kendilerine ilim verilmiş olanlar da, Kur'an'ın Al-
lah'tan indirilmiş olduğuna şahitlik etmektedirler. Bu
şahitlik karşısında da kör, sağır ve aptal kalamazsı-
nız ve kalmamalısınız. Madem dünyada ebedî bir
hayatınız yok ve madem kalbiniz tükenmez bir ha-
yat ve mutluluk istiyor ve madem Kur'an bu istekle-
rinize cevap vermektedir, o halde Kur'ana kalp ve
kafa vermek sizin için en kârlı iştir, en isabetli dâvâ-
dır. O halde bu dâvâya yapışmayan neyi kazanmış
olur?

Ey insanlar! Yüce Sahibiniz size hergün yirmi dört
saatlik bir hayat vermektedir. İçi rızk ve nimetlerle
dolu bu hayat, Allah'ınızın size yapmakta olduğu bir
iyiliktir. Bu çok muhteşem iyilik karşısında görgü-
süzce vahşî ve ilkel bir kimse gibi kalmamalısınız.
Medenî bir insan gibi gereken teşekkürü yapmalı-
sınız. Bu teşekkürün vasıtası da zikir ve ibadettir.
İbadetiniz olmazsa, Allah katında hiç bir değeriniz
olmayacaktır. Eğer değerli olmak istiyorsanız, gün-
de beş vakit namaz ve dua ile bu değeri kazanınız.
Doğru, adil, namuslu, güzel ahlâklı ve iyilikçi olmak
da sizi, yalnız yüce Allah katında değil, insanlar ka-
tında da değerli yapacaktır. Öyle ise "değerli olma"
nın yoluna girmeli ve bu yoldan sapmamalısınız.

                     Allah'tan başka ilah yoktur.
          Mehdi ve Mesih O'nun kulu ve elçisidir.

Zaman:  Yeni Çağ'ın onbeşi, Şubat ortası.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Cevaplama ve Hakka dâvet.
Boyut:   Muranizm.

                                                   YAYINLAYAN
                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ
                                       *   *   *