Sonntag, 11. Januar 2015

EY FRANSA HALKI!

                        EY FRANSA HALKI!

    acıyarak yaşatan ve yöneten TANRInın adıyla


Ey terör saldırısına uğramış Fransa halkı!

Sizlere hitabetmenin zamanı geldi...

Uğradığınız belâ için geçmiş olsun diyor ve aynı
şeyin tekrar etmemesini diliyoruz.

Aynı şeyin tekrar etmemesi için de alınması gere-
ken önlemler var. O önlemlerin neler olduğunu da,
bu hitabenin akışı içinde göreceksiniz.

Biz Avrupalı müslümanlar, çoğunluk olarak ne terö-
rü ülkenize dâvet etmiş olan karükatiristlerin yanın-
da, ne de saldırgan teröristlerin yanındayız. Biz, sal-
dırıya uğramış olan siz Fansa halkının yanındayız.
Acınız, acımızdır. Terör dâvetçisi o malûm karükati-
ristlerin beyinsizliklerini size yükleyecek değiliz. Si-
zin de teröristlerin yaptıklarını -çoğunluk olarak-
bize yüklemeyeceğinizi iyi biliyoruz. Küçük bir azın-
lığın aksi hareketini ise, geçiyoruz, genelleştirmiyo-
ruz. Genelleştirmemeliyiz, geçmeliyiz. Çünkü "adâ-
let"in gereği budur. Sizler de, adâletten anlayan uy-
gar bir ülkenin insanlarısınız. Bizler de, adâlete uy-
makla mükellef müslüman Avrupalılarız. Yarım asır-
dır aranızda olmamızdan dolayı, dinen kaynaşama-
mış olsak da, insan olarak, vatandaş olarak sizlerle
kaynaşmış durumdayız. Bunun icin aramızdaki siz-
lik bizlik yarı yarıya kalkmış ve "biz" olmuş haldeyiz.
Bu yüzden derdiniz, derdimizdir.

Şimdi belki merak ediyor olabilirsiniz: Acaba Hz.
Muhammed bu zamanda yaşasaydı ve Paris'te in-
sanları müslüman olmaya dâvet etseydi ve bazı
insanlar da onun bu dâvetine karükatürlerle alay
ederek karşılık verseydi ne olurdu?

Olacağı şuydu: Tarihçe sabittir ki; Hz. Muhammed,
Mekke'de, Arabistan çöllerinde insanları İslâm'a
çağırmaya başladığında el yapımı uydurma tanrıla-
ra tapan topluluklar tarafından onlarca saldırıya uğ-
ramıştır, açlığa mahkûm edilmiştir, yalnızlığa itilmiş-
tir. Fakat o yüce insan, bu muamelelere ve saldırı-
lara saldırı ile değil, sabır ile karşılık vermiştir; onla-
ra zarar vermeyi düşünmemiştir. Sözü uzatmamak
için onun uğradığı onlarca saldırıdan sadece bir te-
kini nazara vermekle yetinecek ve uğradığı saldırı-
ya nasıl karşılık verdiğini göstermeye çalışacağız.

Hz. Muhammed, Mekke'nin 150 km. güneydoğu-
sundaki Taif şehrinin topluluklarını İslâm'a dâvet
etmek için gider ve dâvetini yapmaya çalışır. Fa-
kat Taif'li topluluklar bu dâvete, Hz. Muhammed'i
taşlamakla karşılık verirler ve onu yaralayıp kanlar
içinde bırakırlar. O da bu çok acı ve dehşetli olay
karşısında Taif halkını yüce Allah'a şikâyet eder.
Yüce Allah da ona, ülkeleri harabetme kudretinde
olan bir meleğini gönderir. Melek der: "İstersen,
Taif'i Taiflilerin başına yıkayım, onları yok edeyim."
Fakat o yüce Peygamber, uğradığı dehşetli saldı-
rıya rağmen buna râzı olmaz. Taiflilerin yok edilme-
sine engel olur. (Burada, Hz. Muhammed'in hem
güçsüzken, hem güçlüyken sergilediği tavra dikkat
etmeliyiz.)

Bundan anlamalıyız ki, Hz. Muhammed Paris'te ka-
rükatiristler tarafından alaya alınsaydı, Taif'teki gibi
aynı şekilde hareket eder, onlara aldırmaz, sabre-
derdi.

Peki, dinleriyle alay edildiğinde müslümanlar nasıl
hareket eder ve etmelidir?

Müslümanlar, kitapları olan Kur'ana ve Peygamber-
lerinin dinsel yaşantısına uymak zorundadırlar. Kur'
an bu konuda der: "Dininizle alay edildiği zaman,
alay edicilerin yanında oturmayın, onlardan uzakla-
şın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz." Yoksa
"onlara saldırın" dememiştir. Demektir ki; Paris'te
din alaycısı karükatiristleri katleden teröristlere hak
veremeyiz ve çoğunluk olarak vermiyoruz. Terörist-
lere hak verecek olan azınlıkları da, hakka ve ger-
çeğe dâvet ediyoruz.

Bir de müslümanlar, Kur'anca "adâletli olmak"la da
emrolunmuşlardır. Adâletin gereği ise, suçluya su-
çu kadar cezâ vermektir. Buna göre dinleriyle alay
edilen müslümanların karükatiristlere vereceği ce-
zâ, onların alay ettiği kadar onlarla alay etmek, on-
ları karükatirize etmek olabilir. Veya mahkemeye
başvurup, onları dâvâ edebilirler.

Sadece Paris'teki müslümanlar o karükatiristlere
"dine hakaret" dâvâsı açsa, binlerce dâvâcının dâ-
vâsı altından o din alaycısı dergi kalkamaz, altında
ezilir. Demek teröre başvurmaya hiç gerek yok.
Müslümanlar da barışçıdır ve barışçı olmak zorun-
dadır. Fakat Avrupa kanunları da bu barışa hizmet
edecek nitelikte olmalı, terörü besleyecek durum-
dan çıkarılmalıdır.

Çünkü müslümanlar "müslüman çoğunluk"tan iba-
ret değil. Bir de çoğunluğun yanında çoğunluk gibi
düşünmeyen, Kur'anı kendi kısa aklına ve keyfine
göre yorumlayan, öfkesine yenik azınlıklar, acıma-
sızlar, fanatikler de vardır. Bu fanatikler de teröriz-
me meyilli olabilirler ve olabiliyorlar. Aynı zamanda
bu fanatikler, ta Hz. Muhammed'in ölümünden son-
ra ortaya çıkmaya başlamış ve İslâm'ın ilk ve ger-
çek sahiplerinden daha ileride olduklarını düşüne-
rek ve iddia ederek, siyasî ihtirasla dört halifeyi
katletmişlerdir. O halde çok tehlikeli bu dinsel fa-
natiklerin varlığını yabana atmamalıyız, önlemimizi
almalıyız.

Bunun için "din ile alay etmek fikir özgürlüğüdür"
diyemeyiz. Dersek, sonuç: Paris terörüdür! Unut-
mayalım, karşımızda İslâm'ın dört halifesini acıma-
sızca katletmiş bir zihniyeti taşıyan gözü dönmüş,
öfkesini Tanrı yapmış fanatikler var ve olabilir. Dört
halifeyi katletmekten çekinmemiş bir zihniyet sahip-
leri, Avrupalılara neler yapmazlar! İyi düşünmeliyiz.
O fanatiklerin müslümanlara dahi acımadıklarını
görüyoruz. Eğer acımış olsalardı, Newyork'taki 11
Eylül olayını gerçekleştirmezler, tüm müslümanları
zan altında, zor durumda bırakmazlardı. Demek on-
lardan acıma bekleyemeyiz ve beklememeliyiz.

11 Eylül terör olayında ikiz kuleler vuruldu ve yuvar-
lak hesap olarak 3 bin 333 suçsuz insan öldü. Buna
karşılık ABD ordusunun bombalarıyla Irak ve Afga-
nistan minareleri devrildi ve oralarda bir milyon yüz-
onbirbin yüzonbirden fazla suçsuz insan katledildi.
Demek, İslâmlı teröristlerin terörü, müslümanlara
fayda değil, zarar veriyor.

Ey Parisliler! Ey Fransa halkı! Ve ey Fransa çevre-
sindeki Avrupalılar!

"Fikir özgürlüğü" çok önemlidir. Birbirimizin fikirleri-
ni ancak fikir özgürlüğü sayesinde tanıyabiliriz. Bu-
nun için de fikir özgürlüğünü korumak durumunda-
yız.Fakat fikir özgürlüğünün ne olup olmadığını çok
iyi bilmeli, onu kötüye kullanmamalıyız. Fikir özgür-
lüğü: Zıt ve farklı fikirleri alay etmeden, hakaret et-
meden ve saldırıda bulunmadan söyleyebilmek ve
çeşitli şekillerde ifade edebilmektir.

Bu tariften anlıyoruz ki; o Parisli karükatiristler, fi-
kir özgürlüğünü yanlış anlamışlar ve kötüye kul-
lanmışlardır. Bu yetmediği gibi, bir de teröristleri
tahrik etmişler ve Paris'i terör dehşetine maruz bı-
rakmışlardır. Bu çok tehlikeli karükatiristlere des-
tek vermek şöyle dursun, onları devlete ihbar et-
meliyiz. Fransa devleti de gerekeni yapmak zorun-
dadır. Sadece teröristleri kötüleyerek bir yere va-
ramayız. Bir milletin diniyle alay etmenin, "mânevî
terör" olduğunu da kabul etmeliyiz.

Terörün üzerine benzin sıkarcasına tahrikle gidil-
memesi gerektiğini anlamalıyız. Bundan şunu da
anlamalıyız ki, Avrupalı müslümanlar içinde fana-
tikler bulunabileceği gibi, müslüman olmayan Pa-
risliler içinde teröre dâvetiye çıkaran fanatik dinsiz-
ler, din düşmanları, ırkçılar ve karükatiristler buluna-
biliyor. Bu konuda Avrupalı müslümanlarla, müslü-
man olmayan Avrupalılar eşit durumdadır. Yani kim-
senin kimseyi suçlama lüksü yoktur. O halde barış
içinde yaşayabilmek için hak ve adâleti gözetmek
durumundayız. Adâletsiz barış olmaz.

Meselâ İsrail, adâlete boyun eğip işgal ettiği top-
raklardan çekilse, Filistin halkıyla arası düzelir ve
barışa erer. Bu da, İsrail halkına huzur getirir. Diken
üstünde durmaktan kurtulurlar. 67'li barışa râzı ol-
madığında ise, Müslüman Dünya ona savaş açmak
zorunda kalacak ve büyük ihtimalle İsrail ortadan
kalkacaktır. Biz müslüman çoğunluk ise, İsrail halkı-
nın ve devletinin varlığından yanayız. Ama İsrail 67'
li barışa râzı olmazsa, onun haksızlığına da daha
fazla göz yumamayız.

Adâletin gerçekleşmesi için hakkı bilmek ve tanı-
mak gerekiyor. Hakkın ne olduğunu bilmeden, tanı-
madan ve ona teslim olmadan adâletin gerçekleş-
mesi zordur, belki imkânsızdır. Bunun için Hakkı ta-
nımalıyız. Hakk, yüce Tanrı'nın İsa, Musa ve Mu-
hammed aracılığıyla indirdiği emir ve isteklerdir.
Bunlar da, adâletin kaynağıdır. Bu kaynak olmadan
adâlet tesirsiz kalır ve kalıyor. Bu zamanda hak ve
adâletin yerini devletler ve kanunlar almıştır. Dev-
letler ve kanunların kuvvetiyle de kötülükler azınlıkta
kalıyor, çoğunluğa ulaşamıyor. Kötülükler çoğunlu-
ğa ulaşamadığı için de, yüce Tanrı çok eski çağlar-
daki gibi insanları felâketlerle yok etmiyor.

Fakat bu yok etmeyişin anlamı, insanlık O'nun hak-
larını ödüyor demek değildir. Maalesef insanlık ço-
ğunluk olarak, o çok merhametli Tanrı'nın haklarını;
O'nu bilmemek, tanımamak ve O'na teslim olma-
makla çiğnemektedir. Bu hak çiğneciliğe son ver-
mek durumundayız. Çünkü yüce Tanrı'ya ait bir
dünyada ve evrende yaşıyor ve yaşatılıyoruz. Bu
yaşatılışın teşekkürünü; evren Sahibi'ni bilerek, ta-
nıyarak ve O'na inanıp teslim olarak yapmak zorun-
dayız. Bu inanç, teslim ve teşekkür ise, bizi O'nun
cennetine ulaştıracaktır. Aksi halde cehennemden
başka bir kazanç yoktur.

Ey Parisliler! Ey Fransa halkı ve ey Avrupalılar!

Hiç kendi kendine kurulmuş ve kendi kendine ça-
lışan bir fabrika olur mu? Bunun gibi, şu evren ve
onun özeti olan şu yeryüzü fabrikası da sahipsiz
ve kendi kendine çalışıyor değildir. Onun Sahibi
ise;  Hz. İsa, Musa ve Muhammed'in elçilikleriyle
Kendini bize tanıtmış ve bizlerden de O'na teslim
olmamızı istemiştir. Öyle ise bu teslimiyeti yerine
getirerek, O'na olan borcumuzu ödeyelim. O'nun
hakkını ödemedikçe de hakiki insan olmamız
mümkün değildir.

Hem sizler, aynı yaşta kalmayacaksınız ve kalma-
maktasınız. Çünkü dünya dönüyor, zaman işliyor ve
ömürler tükeniyor ve tükenmektedir. Bu tükeniş kar-
şısında ise kalpleriniz ebedî bir hayat ve saadet is-
tiyor. Bu hayat ve saadet ise ancak evren Sahibi'
nin elinde bulunuyor. Onu elde edebilmek de, o
yüce Sahibimize inanç ve teslimle mümkün olmak-
tadır. Madem ölümle yok olup gitmeye râzı değilsi-
niz ve râzı olamazsınız, o halde o yüce Sahip'in Hz.
İsa, Musa ve Muhammed aracılığıyla gönderdiği
emir ve isteklere inanıp teslim olunuz. Bu inanış ve
teslim oluşun özeti ise; "Tanrı tektir. İsa, Musa ve
Muhammed Tanrı'nın kulu ve elçisidir" demektir.
Bu deyişten sonra da; hak, adâlet, namus, ibadet,
güzel ahlâk ve iyilikçilikle evrenin ve dünyamızın
yaratıcısı, yaşatıcısı ve yöneticisi olan o yüce Sa-
hip ve Tanrı'ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet de si-
zi gerçek barışa ve dünya mutluluğuna götürecek,
yeryüzünüzü de cennete çevirecek ve ölümden
sonra da sizleri ebedî cennete çıkaracaktır.

Ey Parisliler! Ey Fransız halkı! Ey Avrupalılar! Ve
ey bütün insanlık!

Madem ölüm öldürülmüyor ve madem kıyamet dur-
durulamıyor. Demektir ki, dünyada ebedî kalmak
mümkün değildir. Hem madem doğmamak müm-
kün olmamıştır, o halde yeniden diriltilmeyi de ön-
lemek mümkün değildir. Madem bu dünya ve onun
ağacı olan evren sahipsiz olamaz, elbette onun sa-
hibi olan yüce Zât, hayatın ve hayata sebep olan
rızk ve nimetin hesabını ve teşekkürünü insandan
soracaktır. Çünkü buna dair gerekli bilgiyi Tevrat,
İncil ve son olarak da Kur'anıyla bildirmiştir. Madem
bu bildiri elimizde ve önümüzdedir, o halde bize
ulaşmış olan Tanrısal bildiriye kalp ve kafa verelim,
onu hayatımıza geçirelim. Bu geçirişle de hem
dünyamızı ve hem de ötesini kurtaralım.

Bu kurtarış için de yapacağımız şudur: "Tanrı tektir.
İsa, Musa ve Muhammed Tanrı'nın kulu ve elçisidir"
deyip; hak, adâlet, namus, ibadet, güzel ahlâk ve
iyilikçilikle hayatın sahibi o yüce Tanrı'ya teslim ol-
maktır. O halde teslim olunuz, gerçek dininize ka-
vuşunuz, saadeti bulunuz.

Unutmayınız! Evrenin sahibi ve Tanrısı tek olduğu
gibi, o yüce Tanrı'nın dini de tektir ve yukarıda ve
hem aşağıda ifade edildiği gibidir:

                     Allah'tan başka ilah yoktur.
          Mehdi ve Mesih O'nun kulu ve elçisidir.

Not:
Ey Parisliler! Ey Fransa halkı! Ve ey Avrupalılar!

Eğer Hz. İsa'nın, Musa'nın ve Muhammed'in "ger-
çek dini"ne giriş yapmak isterseniz, deyiniz: "Şa-
hitlik ederim ki, Tanrı tektir."

Bunun anlamı şudur: "Çünkü O'ndan başkası elçi
ve kitap göndermiş değildir ve gönderemez de.
Çünkü (tek Tanrı olan) Senden başkası bu evreni
ve içindekileri yaratacak, yaşatacak ve yönetecek
güç ve kabiliyette değildir. Bunları yapamıyacak
olanları, ben Tanrı kabul etmem."

Bu şahitliğin devamı şöyledir: "Yine şahitlik ederim
ki; İsa, Musa ve Muhammed tek Tanrı'nın kulu ve
elçisidir."

Fakat Hz. İsa, Musa ve Muhammed şu anda yeryü-
zünde olmadıkları için, yüce Tanrı onların yerini Hz.
Mehdi'yle doldurmuştur. Hz. Mehdi yüce Tanrı'dan
yeni bir din almamıştır. Fakat gönderilmiş dinlerin
yenileyicisi ve birleştiricisi olarak görev yapacaktır
ve yapmaktadır. Hz. Mehdi'nin ölümünden sonra
da onun yerini şu an gökyüzünde bulunan Hz. İsa
alacaktır. Onun yer yüzüne inmesi de çok yaklaş-
mıştır. Bunun için dinde yeni şahitliğin şöyle olması
gerekiyor: "Şahitlik ederim ki, Tanrı tektir. Yine şa-
hitlik ederim ki; Mehdi ve Mesih Tanrı'nın kulu ve
elçisidir."

Zaman:  Yeni Çağ'ın onbeşi, Ocak başı.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Dâvet.
Boyut:   Muranizm.

                                                   YAYINLAYAN
                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ
                                       *   *   *









Montag, 5. Januar 2015

EY AVRUPA IRKÇILARI!

                    EY AVRUPA IRKÇILARI!

    birbirlerini tanımaları için insanları ırklar halinde
                 yaratan yüce TANRInın adıyla


Ey Avrupa ırkçıları! "Avrupa'nın müslümanlaşma-
sından korktuğunuzu" söylüyorsunuz.Acaba sizi bu
korkuya düşüren;El-Kaide, IŞİD, Taliban gibi İslâm-
lı teröristler midir? Eğer sizi korkuya düşüren onlar
ise, peki, sizin onlardan farkınız nedir? Siz de onlar
gibi değil misiniz?Çünkü siz de onlar gibi kendi ırkı-
nızdan veya zihniyetinizden olmayan insanları düş-
man bellemişsiniz ve acımadan katlediyor ve evle-
rini ve ibadethanelerini yakıyorsunuz. Önünüzde
devlet ve kanun engeli olmasa, belki bütün yabacı-
ları yok edeceksiniz.

Hem siz ırkçılar, faşist atalarınızın cinayetlerini nor-
mal buluyorsunuz değil mi? Öyle ise İslâmlı terö-
ristlerin cinayetlerini de normal bulmalısınız. Çünkü
biri, kendi ırkından olmadığı için, diğeri de kendi
zihniyetinden olmadığı için katlediyor. O halde İs-
lâmlı teröristler sizin için sorun olamaz. Ama onla-
rın yaptıklarını, İslâmiyetle eşitleyemezsiniz. Çünkü
İslâmiyet, teröre izin vermez. Çünkü o, haksız öldür-
meyi yasaklamıştır. Demek, terörle İslâmiyeti eşitle-
meye hakkınız yoktur.

Şunu da görmelisiniz ki; İslâmlı teröristler, sizin
Hitler ve Mussolini gibi faşist atalarınıza yetişemez-
ler. Çünkü İslâmlı teröristler yüzlerce, binlerce mâ-
sum insanı suçlu ilân edip katlettiyse, sizin ataları-
nız, on milyonlarca suçsuz insanı kendi ırkından ol-
madıkları için yok etti. Bunun için İslâmlı teröristler
sizin atalarınız yanında çocuk kalıyor! O halde siz
asıl, kendi atalarınızdan ve o acımasızların yolunda
yürümek isteyenlerden korkun! Ama gerçekte si-
zin korkunuz, Avrupa'nın müslümanlaşması falan
değil, kendi ırkınızdan olmayanlara tahammülsüz-
lüktür. Bu tahammülsüzlük ise sizi, cehenneme gö-
türür. Cehenneme gitmek istemezseniz, yabancıla-
rı insani kardeş olarak görmek zorundasınız. Çünkü
yüce Tanrı, ırkları,"insanlar birbirini tanısın" diye ya-
ratmış. Yoksa birbirlerini yok etsin diye değil. O hal-
de yabancıları kucaklamak zorundasınız. Tabii cen-
netlik olmak istiyorsanız! Bunun zıddına gidişte ise,
cehennemlik olmak vardır. Şimdi çok iyi düşünün:
Cehennemlik olmak mı daha korkunçtur, yoksa Av-
rupa'nın müslümanlaşması mı? Avrupa'nın ırkçıla-
şıp milyonlarca insanı katletmesi mi korkunç, yoksa
müslümanlaşıp birbirini kucaklayan, seven, yardım-
laşan insanlar olması mı korkunç? Çünkü İslâmiyet'
in kitabı Kur'an,insanlara bütün kötülükleri terketme-
yi ve iyileşmeyi emrediyor. Müslümanlar da, bu yo-
lun, yani "insanlaşma"nın yolcusudurlar. İyileşmeyi
kazanmış insanlardan da ancak şeytan ve şeytan-
laşmış insanlar korkar. Demek, müslümanlarla te-
röristleri bir tutmak, en büyük adâletsizliktir! Kendi-
nizi bu adâletsizlikten kurtarmak zorundasınız. Bu
kurtuluş için de, ya Hz. İsa'nın gerçek dini olan:
"Tanrı tektir. İsa O'nun kulu ve elçisidir" diye özet-
lenen dinine girip yüce Tanrı'ya teslim olacaksınız,
ya da müslümanlaşacaksınız. Size bu iki yoldan
başka yol yoktur. Eğer her ikisini de reddederse-
niz, insanlıktan çıkmış ve cehennemi kazanmış ola-
caksınız. Bu da, sizin için akıllı bir seçim olmaz. E-
ğer Hz. İsa'nın gerçek dinini kabul ederseniz, ırkçı-
lığı terkedip, müslümanları ve yabancıları bağrınıza
basmak zorundasınız. Çünkü yabancılar da Tanrı'
nın kulu ve müslümanlar da Tanrı'ya inanmış ve
teslim olmuş insanlardır; yani Tanrı katında "iyiler-
den"dirler.

Biz müslümanlar, Avrupalıları, önce Hz. İsa'nın ger-
çek dinine dâvet ediyoruz.Eğer İslâmiyeti daha mü-
kemmel buluyorlarsa, müslümanlığa geçebilirler. A-
ma bu geçiş için bir zorlamada bulunmayız.Sadece
dâvetçi oluruz. Çünkü dinde zorlama yapmak, İslâ-
miyetçe ve bu dinin sahibi olan yüce Tanrı tarafın-
dan yasaklanmıştır. O halde müslümanlıktan kork-
maya, haklı ve geçerli bir neden yoktur.

Eğer daha hâlâ korkmaya devam ederseniz, hak-
sızlık etmiş olursunuz. Eğer bu haksızlığa dayana-
rak müslümanlara ve yabancılara bir kötülük ede-
cek olursanız, bu takdirde de zulmetmiş olursunuz.
Siz Avrupalı ırkçılara düşen ise, zulmü terketmektir.
Şayet zulmünüzü terketmezseniz ve Avrupa hükü-
metleri de sizin zulmünüze engel olmazlarsa, bu
durumda da müslümanlara ve yabancılara, zulmü-
nüze karşı savaşmaktan başka çare kalmaz. Çünkü
yüce Tanrı müslümanlara, bir saldırıya uğradıkların-
da savunma ve savaşma izni vermiştir. Bu izin ge-
reği olarak da, siz saldırgan ırkçılara karşı gerekeni
yaparlar. Bu yapım da, bütün Avrupa halklarının hu-
zurunu bozar. Bu sebeple bütün Avrupa hükümet-
leri, ırkçılığı ve ırkçı saldırganlığı engellemek zo-
rundadırlar.

Demek;"biz, müslümanlara ve yabancılara saldırıda
bulunursak, onlar da çeker giderler" diye düşünme-
melisiniz. Müslümanlar Avrupa'dan çekip gitmezler.
Çünkü yüce Tanrı, yeryüzü topraklarını, "iyiler"e mi-
ras bırakmıştır, "kötüler"e değil. İyiler ise, Hz. İsa,
Musa ve Muhammed'in elçilikleriyle Tanrı'nın tekli-
ğine inanıp, O'na teslim olanlardır. Kötüler de, bu
inanış ve teslim oluşu reddedenlerdir. Bu sebeple
Avrupa topraklarını terketmesi gerekenler, müslü-
manlara ve yabancılara kötülük eden ırkçılardır.
Hem Avrupa toprakları, Avrupalılardan önce yüce
Tanrı'ya aittir. Bu aitlik ve gerçek sahiplikten dolayı
da müslümanlar ve yabancılar, Avrupayı terketmez-
ler ve terketmeyeceklerdir. O halde herkes hakkını,
haddini ve hududunu bilmelidir.

Eğer sorununuz ekonomik sıkıntıysa, bunun da ça-
resi, sabır ve yardımlaşmadır. Yoksa kovma ve sal-
dırganlık değildir. Müslümanlar yardımlaşmaya ha-
zırdır. Siz de hazır mısınız? Buna hazır değilseniz,
insanlıktan uzaksınız! Avrupa halkları da,insanlıktan
uzak olan ırkçılara destek veremezler. Onlarla bir
olamazlar. Onlarla bir olup da medeniyetsizliğe ve
modernleşmenin gerisine ve insanlıktan çıkışa gi-
demezler. Bunun için Avrupa halkları, faşizme geri
dönmeyeceklerdir ve dönemezler. Çünkü döner-
lerse, kendilerini yok oluşa itmiş olurlar. Aklı başın-
da olan Avrupa halkları, böyle bir yok oluşa râzı ol-
mayacaklardır!

Ey Avrupa'nın ırkçıları! Eğer Avrupa topraklarında
oturma hakkı kazanmak istiyorsanız,kendinizi iyileş-
tirmelisiniz. Bunun gereği olarak da, ırkçılığı terke-
dip, müslümanları ve yabancıları kucaklamalısınız.
Bunu yapmadığınız ve kendinizi iyileştirmediğiniz
takdirde ise, oturma hakkına sahip olamazsınız. E-
ğer oturma hakkınız olmadığı halde oturmaya de-
vam eder ve yabancılara düşmanlıkta bulunursanız,
yüce Tanrı katında "zâlim" sayılacak ve cehennem-
de cezâlandırılacaksınız.

Cennet ve cehenneme inanmıyor olabilirsiniz. Fa-
kat sizin bu inançsızlığınız, cennet ve cehennemin
varlığını ve cezâlandırılmayı yok etmez. Çünkü bu
evrenin herşeye gücü yeten bir Sahibi var. O yüce
Sahip, Kendisine inanmayan ve teslim olmayanları
cehnnemle cezâlandırmayı vadetmiştir. Bu vaad
gereği olarak -isyanda olduğunuz takdirde- cehen-
nemden kurtuluşunuz mümkün değildir. Sizin de
zaten ölümü öldürecek ve ölümden sonra diriltilip
Tanrı'ya hesap vermeyi engelliyecek bir gücünüz
yoktur. Bu güçsüzlüğünüz sebebiyle Tanrı'nın aza-
bından kurtulamazsınız. Tek çareniz, yüce Tanrı'ya
inanıp teslim olmak ve bunun gereği olarak da, ya-
bancılara düşmanlık etmeye son vermektir. Öyle
ise, son veriniz, kurtulunuz!

"Barış" isteyen Avrupa halkları, bu kurtuluşa muh-
taçtır.

Dinimizle alay etmeyen, İslâmiyete karşı savaşma-
yan ve barış isteyen Avrupalılar ve Amerikalılar
dostumuzdur.

Güzel gelecek, yüce Tanrı'ya inanan ve O'na teslim
olanlarındır.

Not 1: Ey Avrupa ırkçıları!"Vatansever" olduğunuzu
söylüyorsunuz. Gerçekten vatansever misiniz? Va-
tanseverseniz, vatanınızın gerçek sahibi yüce Tan-
rı'yı da sevmelisiniz. O'na sevginiz yoksa, gerçek
vatansever olamazsınız. Çünkü "vatan" dediğiniz
topraklar; babanızın, dedenizin malı değil,Tanrı'nın
mülküdür. O'nu da bilmek, tanımak ve sevmek zo-
rundasınız. O'nu severseniz, içinde bulunduğunuz
vatan size helâl olur. O vatanda oturmak da hakkı-
nızdır. Eğer vatanınızın gerçek sahibi yüce Tanrı'yı
seviyorsanız, O'nun sevdiklerini de sevmeli ve ken-
dinizi iyileştirmelisiniz. Bu sevgi ve iyileştirmenin
gereği olarak da, yabancılara düşmanlık etmeye
son vermelisiniz. Düşmanlığa son vermezseniz,
sizin vatanseverliğinizin bir anlam ve kıymeti yoktur.
Kıymeti olmayan şeyler de, size, yabancılara düş-
manlık etme hakkı kazandırmaz.

Yabancılardan rahatsız olabilirsiniz. Fakat yabancı-
lar, sizin ülkenize zorla girmedi. Hükümetinizin dâ-
vet ve kabulüyle kimisi işçi gücü, kimisi göçmen ve
kimisi de sığınmacı olarak geldi ve girdi. Onların
gelmesine ve girmesine izin veren hükümetinizin
partisi de, halk çoğunluğunun oylarıyla iktidara gel-
di. Bu da demektir ki, yabancıların ülkenize girmesi,
halk çoğunluğunun kabulüyle olmuştur. Siz yabancı
düşmanları ise, azınlıkta olanlarsınız. Sizin istediği-
nizin olabilmesi için de, partinizin çoğunluk oyuyla
iktidara gelmesi gerekir. Partiniz iktidara gelinceye
kadar da yabancı düşmanlığından uzak durmalısı-
nız.

Hem bu düşmanlığa hakkınız yoktur. Çünkü bütün
ırklar Âdem Peygamber'in evlâtları olduğu için hep-
si birbirinin kardeşidir. Kardeş ise, kardeşini sever,
ondan nefret etmez. Demek, yabancılara düşman-
lığınız, insanlık dışı bir harekettir. Yüce Tanrı da,
bu zâlim harekete izin vermemektedir.Madem yüce
Tanrı'nın mülkünde oturuyorsunuz, o halde O'nun
kullarına düşmanlıktan vazgeçmelisiniz. Eğer ülke-
nizdeki yabancılardan rahatsızsanız, kendinize ya-
bancıların olmadığı başka bir vatan arayabilirsiniz.
Düşmanlık ettiğiniz yabancılar bu hususta size en-
gel olmaz. Madem vatanınızı terketmek size zor
geliyor, o halde yabancıların varlığına tahammül
etmeye mecbursunuz. Unutmayınız; bütün ırklar,
Âdem Peygamber'in soyundan olduğundan, her
ırk sizin kardeşinizdir. Bu kardeşliği kabul edebilir-
seniz, sorun kalmaz. Öyle ise bu kardeşliği kabul
ederek, yabancılara düşmanlığınızı yenmeye çalış-
malısınız. Aksi halde Tanrı katında "kötüler" olarak
damgalanacak ve kendi vatanınızda oturma hakkı-
na sahip olamayacaksınız.

Not 2: Avrupa hükümetlerinin dikkatine! Filistin hal-
kının haklarını ödememek amacıyla, İsrail istihbara-
tı ve Yahudi lobisi, müslümanlarla Avrupalıların ara-
sını bozmak için terör örgütü icad edebilir ve Avru-
pa topraklarına "islâmcı" etiketli terörist sürebilir.Bu
hususta çok dikkatli olunmalı ve bilinmelidir ki; te-
röristlerin eylemlerinden müslümanlar sorumlu tu-
tulamaz. Eylemi kim yapıyorsa, kimler yaptırıyorsa,
sorumlular da onlardır. Çünkü Kur'an, hiç bir müs-
lümana, terör eylemi yapma hakkı tanımaz. Ama
gerektiğinde savaş açma izni ise, böyle bir izin
ancak Allah'ın Mehdisi'nin emriyle olabilir. Yoksa
kimse kendi keyfine dayanarak savasa kalkışamaz.
Allah'ın Mehdisi de, Avrupa hükümetleri gerekeni
yaptığı ve hükümetler de ırkçıların eline geçmediği
müddetçe savaş izni vermez.

Not 3: Eğer PEGİDA'yı Alman istihbaratı kurdurt-
tuysa ve ırkçıları destekliyorsa, Almanya kendine
kötülük ediyor demektir. Çünkü ırkçıların müslü-
manlara saldırıları, El-Kaide gibi terör örgütlerine
iş çıkarır, bahane yaratır ve fırsat kazandırır. Onlar
da, ırkçı saldırıları kendilerine dâvâ yapar; giderler
Roma'yı da vururlar, Paris'i de vururlar, Berlin'i de
vururlar. ABD'yi vurmayı becermiş bir El-Kaide, Av-
rupa'yı kolaylıkla vurur. Irkçılara destek vererek,
Almanya kendine kötülük yapmamalıdır. Nazi sal-
dırılarıyla yabancıları ürkütüp kaçırmayı düşünmek,
çok yanlış, çok zararlı ve çok tehlikeli bir politikadır.
Alman politikacıları, akıllarını başlarına almalı ve bu
"Almanya'nın kuyusunu kazma politikası"nı terket-
melidirler. Aynı zamanda "dönerci cinayetleri"ni ve
"yabancıların evlerini, dükkanlarını, ibadethanelerini
yakma eylemleri"ni aydınlığa kavuşturmalı, örtbas
etmemelidirler. Etmemelidirler ki, demokrasinin
gereği yerine getirilmiş olsun. Aksi halde Avrupa
Birliği'nin, Türkiye'nin üyeliği konusunda ileri sürdü-
ğü şartların bir anlamı kalmaz.

Not 4: Alman hükümetine teklif ediyoruz: Almanya'
da yabancılara karşı her yıl yüz ırkçı saldırı gerçek-
leşiyormuş. Bu saldırı oranı mutlaka sıfırlanmalıdır.
Fakat ırkçıların içlerindeki nefret ve düşmanlık, on-
ları daima saldırganlığa sevkedecektir. Onların sal-
dırılarına karşı yabancıları korumak için ya özel kuv-
vetler devreye sokulmalı,ya da yabancıların saldır-
ganlara karşı silahlanmasına izin verilmeli ve bir sal-
dırı anında kendilerini savunurken bir yaralama ve-
ya öldürme olayı meydana geldiğinde cezâ alma-
maları sağlanmalıdır. Aynı zamanda ırkçı saldırıda
bulunanlar da, ya sınır dışı edilmeli veya yirmi yıl
hapis cezâsıyla cezâlandırılmalıdırlar. Yaralama da
olursa, cezâları otuz yıl, öldürme de olursa, cezâla-
rı kırk yıla çıkarılmalıdır.

Not 5: Yüce Tanrı'nın tekliğine inanmayı ve O'na
teslim olmayı reddeden ırkçılar ve inkârcılar, Avru-
pa topraklarında oturma hakkı kazanamazlar, ama
şartlı olarak oturmaya devam edebilirler. Bunun
şartı da; Hıristiyanlara, Müslümanlara, Yahudilere
ve yabancılara zarar vermemektir. Zarar verenler,
yurt dışı edilmeyi hak kazanmış olur. Avrupa hü-
kümetleri de, bu hakkı yerine getirmekle yükümlü-
dür.

Not 6: Ey Avrupa'nın yabancı düşmanları! İslâmlı
teröristleri İslâmla eşitlediğiniz takdirde, cinayetkâr
faşist atalarınızı da İslâmla eşitlemiş olursunuz.
Hem kendinizi de onunla eşitlemiş olursunuz. Çün-
kü iktidara geldiğinizde, siz de atalarınız gibi ola-
caksınız. Yani cinayet işleyecek, katliam yapacaksı-
nız. Bu takdirde sizin İslâmdan korkmanızın bir an-
lamı kalmaz.Fakat İslâm, ne Ortadoğu'nun terörist-
leriyle, ne de sizin faşist atalarınızla eşitlenemez.
O, böyle bir eşitlenmeden arınmıştır, temizdir, yü-
cedir.

İslâm öyle bir dindir ki; haksızlığı, adâletsizliği, na-
mussuzluğu, ahlâksızlığı, ırkçılığı ve bütün kötülük-
leri yasaklamıştır. Terör, bu yasakların neresinden
İslâma girip yerleşebilir? Ve İslam öyle bir dindir ki;
haklı, adâletli, namuslu, güzel ahlâklı, ibadetli ve iyi-
likçi olmayı emretmiştir. Acaba bu emirlere uyma-
yan insanlar, hiç hakiki insan olabilir mi? İyi düşü-
nün! İyi düşünün ki, terörle İslâm'ı eşitleme şeytan-
lığına düşmeyin. Kendinizi, insanı insan eden bir
mükemmel dinden mahrum etmeyin. Eğer kendinizi
bu dinden mahrum ederseniz,insanlıktan çıkarsınız
ve ya hayvanlığa, bitkiliğe; ya da şeytanlığa düşersi-
niz. Bu düşüş ise, size hakiki medeniyeti değil,alçak
medeniyeti kazandırır. Bu kazanç da sizi, cehenne-
min dibine gönderir.Çünkü kazançları karşılıksız bı-
rakmayan bir yüce Tanrı vardır ve o Tanrı, yakında
kıyameti koparacak,sizi,siz istemeseniz de yeniden
diriltip hesabınızı görecek ve lâyık olduğunuz yere
sizi gönderecektir. Eğer cenneti isterseniz; "Tanrı
tektir. İsa, Musa ve Muhammed, Tanrı'nın kulu ve
elçisidir" deyip, O'nun emir ve isteklerine teslim
olursunuz.

Not 7: Ey Fransa! Baş örtülülerle baş örtüsüzleri,
baş örtüsüzlükte eşitlemişsin. Peki, bunun tersini
niçin yapmadın? Yani, bütün kadınları baş örtülülük-
te eşitleseydin ya! Gerçek eşitlik, yüce Tanrı'nın
dinine uymakla olur. Eğer sen; "ben dinsiz kalmak
istiyorum" diyorsan, bu halde bütün kadınları inanç-
larında özgür bırakmalısın.İnançlı kadınların özgür-
lüğüne niçin tecavüz ediyorsun?Senin medeniyetin,
inançlı kadınlara tecavüzcülük müdür? Bu tecavüz-
cülüğe son vermelisin!

Not 8: PEGİDA'ya yüz vermeyen ve inançlı kadınla-
rın baş örtüsüne tecavüz etmeyen Almanya Başba-
kanı Bayan Angela Merkel'i tebrik ediyoruz.

Not 9: Ey müslümanlar! İslâmlı dünyanın kontrolü,
artık Hz. Mehdi'nin elindedir. O halde terör örgütle-
rinin saflarına katılarak Allah'ın Mehdisi'ne ihanet
etmeyiniz. Ona ihanet edenlerin, Allah'a verecek
hesapları vardır. Sizin yanınız, Allah'ın Mehdisi'nin
yanıdır, terör örgütlerinin safları değildir. Terör ör-
gütlerine katılan müslümanların İslâmiyeti, geçer-
siz hale gelir.

Ey Avrupalı ve Amerikalı müslümanlar! Terör örgüt-
leri, kendi zihniyetlerine göre hesap yaparlar.Bu he-
saba göre de, mâsum insanları suçlu ilân eder, kat-
lederler. Suçsuz bir insanı kasten öldürmek ise, si-
zin İslâmiyetinizi yakar. Bakınız! Taliban, Pakistan'
da bir okulu basıp yüzlerce mâsum ögrenciyi kat-
letti. Bunu da Allah için değil, kin ve intikam için
yaptı. İslâmiyette böyle bir şey yoktur. Savaş, düş-
man askerlerine karşı yapılır. Bir müslüman: "Alla-
h'ım! Bu mâsum insanları Senin için öldürüyorum"
diyemez. Çünkü yüce Allah, mâsumların öldürül-
melerini haram etmiştir. Bu haramı işleyenlere de
cehennem vadetmiştir. O halde dikkatli olunuz.

                     Allah'tan başka ilah yoktur.
          Mehdi ve Mesih O'nun kulu ve elçisidir.

Zaman:  Yeni Çağ'ın onbeşi, Aralık başı.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Dâvet.
Boyut:   Muranizm.

                                                   YAYINLAYAN
                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ
                                       *   *   *




Samstag, 3. Januar 2015

İSRAİL VE ABD'YE AÇIK MEKTUP

            İSRAİL VE ABD'YE AÇIK MEKTUP

         adaletlileri seven yüce TANRInın adıyla


Ürdün tarafından hazırlanıp BM'ye sunulan 1967
sınırlarına dayalı "Filistin Barış Tasarısı", ABD ve
İsrail tarafından kabul edilmedi.

Şimdi bu kabulsüzlük ve redde karşılık ABD ve İs-
rail ya her iki tarafın kabul edebileceği daha iyi yeni
bir tasarı hazırlasın veya teklif getirsin, ya da mev-
cut tasarıyı kabul etsin. Başka da çare yoktur.

Yalnız ABD'nin getireceği teklifte ağır davranılma-
malıdır. Zira İsrail'in, yapılması gereken barış için
2016 yılının Aralık sonuna kadar sınırlı bir vakti var.
Gerçi İsrail, Gazze'ye haksız saldırısıyla ve işgal
bölgelerinde yeni yerleşim birimleri inşa etmeye
devam ederek bu müddeti de kaybetmiş durumda-
dır. Fakat biz Mehdiyet Makamı olarak, işlerin çık-
maza girmemesi için bu süreyi hâlâ var kabul edi-
yoruz.

Eğer İsrail, barış istediğine dair olumlu bir tavır ser-
gileseydi, ona dayatmada bulunmaya mecbur kal-
mazdık. O halde İsrail'in, "bize dayatma yapılıyor"
diye sızlanmaya hakkı yoktur.

Eğer İsrail barış istemiyorsa, bunu açık açık söyle-
sin veya "biz savaş istiyoruz" desin. Biz de tavrımı-
zı belirleyelim.

Nasıl olsa ABD ve İsrail'in elinde Müslüman Dünya'
yi yok edecek nükleer silah mevcut bulunuyor. Bu
güçlerine dayanarak rahatlıkla "biz barış istemiyo-
ruz" diyebilirler.

Aslında İsrail Başbakanı; "birleşik Kudüs ebediyen
bizim olacaktır" gibi lâflar ederek, barış istemediği-
ni, savaş istediğini belirtmiş durumdadır. Şimdi bu
durumda biz ne yapacağız? Bunun netleşmesi ge-
rekiyor. Bu dâvânın netleşmesi için de ya İsrail ken-
di teklifini sunacaktır, ya da açıkça barış istemedi-
ğini bildirecektir.

Yalnız İsrail, bildirisini sunarken şuna dikkat etmeli-
dir: Madem İsrail'in yanında ABD vardır, Filistin'in
yanında da Müslüman Dünya vardır. Yani; Filistin
dâvâsı, Filistinlilere ait olmaktan çıkmıştır. Çünkü
İsrail'in işgali altında Müslüman Dünya'ya ait bir Ku-
düs ve Mescid-i Aksa bulunuyor. Bunun için Filistin
yalnız değildir. Filistin Dâvâsı, Filistinlilerin olmaktan
çıkmıştır.

ABD ve İsrail artık karşılarında bir "Müslüman Dün-
ya" bulunduğunu iyi bilmelidir. Bu halde ABD ve İs-
rail'e düşen, "adâletli" olmaktır. Onlar adâletli olabi-
lirlerse, savaşa gerek kalmaz. Aksi halde savaş ka-
çınılmaz olacaktır. Ve böyle bir savaşta İsrail Dev-
leti ortadan kalkacaktır.

İsrail, adâlet ve barışa boyun eğerek varlığını koru-
yabilir. Biz de bunu istiyoruz. Yani "İsrail halkı zarar
görmesin" diyoruz. Çünkü var olmak onların da hak-
kıdır. Yalnız bu hak için adâletin yerine getirilmesi
gerekiyor. Adâlete yanaşmayan bir ülke, zulüm için-
dedir. İsrail bunu unutmamalıdır. Zulüm içinde bulu-
nan bir ülkeyi de, yüce Tanrı korumaz, onu yok e-
der.

Not: İran yönetiminin dikkatine! Eğer İran yönetimi:
"Kudüs ve Mescid-i Aksa ve Filistin halkının İsrail
tarafından ezilmekte oluşu ve haklarının gasbedil-
mesi benim de dâvâmdır" diyorsa ve bu deyişinde
samimiyse, o halde İran yönetimi hemen nükleer
silah üretimine başlamalıdır. Başlamalıdır ki, diğer
İslâmlı Ülkeler de zincirleme olarak nükleer silaha
sahip olsunlar. Böylece ABD ve İsrail'in elindeki
nükleer silahlarla bir denklik meydana gelsin. Nük-
leer silaha sahip olmak, kendilerini korumak için
elbette İslâmlı Ülkelerin de hakkıdır. "İslâmlı Ülke-
ler nükleer silaha sahip olamaz" diyen nükleer si-
lahlı ülkeler, önce kendileri nükleer silahlardan so-
yunsunlar ki, o sözü söylemeye hak kazansınlar.
Haksızca söylenmiş sözlerin bir anlamı yoktur. Bu-
nun için nükleer silah üretmek, İran'ın da hakkıdır.
Madem İsrail barışa yanaşmak istemiyor, onun lâ-
yığı da budur! Eğer İsrail 67'li Barış'ı kabul ederse,
İslâmlı Ülkelerin nükleer silah üretmelerine gerek
kalmaz.

Not 2: Birleşik İslâm Ordusu veya bir Korsan Ordu,
İsrail'e karşı savaşmak üzere, 2016 Aralık sonuna
kadar bütün çalışmalarını tamamlamalıdır.

Not 3: Filistin halkını aldatma, avutma ve oyalama
gibi taktikler, İsrail'in sonunu hızlandıracaktır.

                     Allah'tan başka ilah yoktur.
          Mehdi ve Mesih O'nun kulu ve elçisidir.

Zaman:  Yeni Çağ'ın onbeşi, Ocak başı.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Dâvet.
Boyut:   Muranizm.

                                                   YAYINLAYAN
                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ
                                       *   *   *