Donnerstag, 7. Juni 2012

KÜRTAJ CİNAYET MİDİR?


                           KÜRTAJ CİNAYET MİDİR?

     gerçeği ortaya çıkaran, gerçekdışıyı batıran ALLAHın adıyla

(Türkiye'de kürtajla ilgili bir tartışma başlamıştır. Bu tartışmanın i-
çeriği bütün dünya devletlerini ilgilendirmektedir. Cevabı aranan
soru şudur: Kürtaj, cinayet midir?)

Bu sualin cevabını verebilmek için önce cinayetin ne olduğunu ve
kime cani denildiğini bilmemiz ve belirlememiz gerekiyor.

"Cinayet"in, "insan öldürme" olduğunu biliyoruz. Bu fiili işleyene
de "cani" diyoruz. Yani; biyolojik yapısı bulunan, ruh ve akıl sahibi
olan ve insan denen canlıyı haksız yere öldüren kimseye "cani" de-
nir.

Şimdi kürtajın cinayet olup olmadığını sorabiliriz.

Kürtaj, anne rahminde büyümekte olan ceninin, fazla büyümeden
ve doğmadan önce kazınıp atılması eylemidir.

Peki, bir ceninin dokuz aylık oluncaya kadar geçirdiği aşamaları bu-
lunduğuna göre, hangi aşamada o cenin "insan" kabul edilecektir?

Bir ceninin insan kabul edilebilmesi için her şeyden önce onun ruh
sonra da akıl sahibi olması gerekir. O halde bir ceninin hangi aşa-
mada ruhlandığını nasıl bileceğiz?

Bunu bilebilmek için din ve bilimden yardım alabiliriz. Son Peygam-
ber Hz. Muhammed, anne karnındaki cenine, dördüncü ayında ruh
üflendiğini bildirmiştir. Tıp bilimi ise, ceninin, üçüncü ayın sonunda
hareket etmeye başladığını tesbit etmiştir. Hareket edebilmek için
irade gerekir. İrade için de, ruhlanmış olmak gerekiyor. Ruhsuz bir
varlık, iradî hareketler sergileyemez. Meselâ bitkiler yürüyemez,
dallarını oynatamaz.

O halde tıp biliminin kesin tesbitine dayanarak, bir ceninin, üçüncü
ayının sonunda "insan" vasfı kazandığını söyleyebiliriz. Tabii bu
durumda ceninin, o vasfı kazanmadan önceki haline de ancak "bit-
kisel varlık" diyebiliriz.

Bir bitkiyi koparıp atmanın cinayet olduğunu kimse söyleyemez.
Ancak birisinin ağacını izinsiz kesen bir kimse de, suç işlemiş olur.

Aynı şekilde ruhlanmamış bir cenini keyfî olarak vücuttan kopar-
mak da bir israftır. İsraf ise, İslâmiyeten haramdır. İsrafın da, az
zararlısı, çok zararlısı vardır. Keyfî israf, her iki halde de kötüdür.
Ancak kaçınılmaz hallerde yerine göre bunlardan birine göz yum-
mak zorunda kalınabilir.

Hiç bir kadın keyfî olarak kürtaj yaptırmaz. Bunun için haklı ve ö-
nemli bir sebebi bulunabilir. Haklı ve önemli bir sebebi varsa, cenin
daha ruhlanmadan gerekli operasyonu yaptırabilir. Gerektiğinde an-
ne hayatını kurtarmak için ruhlanmış cenini de kürtaj etmek, bir hak-
tır. Çünkü, annenin hayatı, doğmamış bir bebeğe feda edilemez.
Ancak anne, hayatını bebeğine feda etmek isterse, o başka.

Kürtaj meselesinde ceninin "vesayeti", (yani sahipliği), anne-baba e-
lindedir. Onlar da önce Yaratıcı'ya karşı sorumludurlar. Sonra da
devletin hukukuna karşı sorumlulukları vardır.

Buraya kadar söylenenlerden görüyoruz ki; cenin, döllendiği (zigot
hali) andan itibaren bir canlıdır. Ama, üçüncü ayının sonuna kadar
iradî hareket sahibi (ruhlu) değildir. O cenin bu döneminde bir "bit-
kisel canlı"dır. Yani hukuken "insan" kabul edilemez. Hukukçular
bu noktayı nazara almak durumundadır. Cenin ancak üçüncü ayının
son haftasında hareket etmeye başladığına göre, bu vakitten itiba-
ren onun ruhlandığını kabul edebiliriz.

Bu konuda dinî yasakları öne sürerken, bilimin ne dediğini de naza-
ra almalı ve ona göre hüküm çıkarmalıyız. Çünkü bilim, yaratılış ya-
salarının elçisi ve sözcüsüdür. Bilimin hükmünü ihmal etmek, yaratı-
lışın yasasına isyandır. Bu yasa da yüce Allah'a ait olduğundan, ya-
pılan isyan, büyük bir hatadır. Bu hata da dini, yarım hale getirir.
Böyle bir din ise, eksik dindir. Eksik din ise, insanı şüphede bırakır
ve yobazlığa düşürür. Bunlar da o insanı mutsuzluğa mahkûm eder.

İnsanları şüphede, korku ve baskı altında bırakmamak için (buna
zaten hakkımız yoktur), konulacak yasakların ve yapılacak yasala-
rın ölçüsünü de belirlemek zorundayız. Ölçüsüz bir yasaklama,
haksızlık ve adaletsizliktir. Bunları din de kabul edemez. Çünkü
dinin (inanç şartlarından sonra) en önemli iki direği Hak ve Adalet'
tir.

Dolayısıyla Hıristiyan dünyasında Vatikan'ın ve Katoliklerin kürtaji
külliyen yasaklaması ve başkaların da külliyen serbest bırakması,
bir adaletsizliktir. Bu adaletsizliğin ortadan kalkması gerekiyor. Bu-
nun için de, bilim ve gerçek dinin uyuşturulmasıyla çıkarılacak hük-
me göre, yasakları ölçülendirmek durumundayız.

Ortaya çıkacak ölçülendirme de, eğer din ve bilimin ortak hükmüne
göre ise, bu hüküm, bütün halka uygulanabilir. Bilimsiz dinin bir
hükmü ise, o hüküm ancak dindarlara uygulanır. O hükmü bütün
halka dayatmak zorbalık olur.

Türkiye'de Erdoğan Hükümeti, laik ve demokratik bir rejime sahip
olduğundan, İslâmî yasaları bütün halka dayatamaz. Ancak onu
kabul eden kesime uygulayabilir. Kabul etmeyen kesim için de, de-
mokrasinin ilkelerine göre hareket edilir.

Nüfus oranını normal sayıda tutmak, devletin ve yönetici tabakanın
bir hakkı olarak kabul edilebilir. Çünkü nüfusun çok azalması veya
haddinden fazla çoğalması, devlet ve millet için bir felâkettir. Bu fe-
lâkete uğramamak için devletler, nüfusu normal sayıda tutma hakkı-
na sahiptir. Ancak bu hak kullanılırken, insan hakları çiğnenmemeli-
dir. Meselâ Almanya'da nüfus azalmasını durdurmak için, çocuk
doğurma, para ile ödüllendirilerek teşvik edilmektedir. Çin'de ise,
fazla nüfusu azaltmak için birden fazla çocuk doğurma yasaklanmış-
tır. Getirilecek yasaklar, insan haklarını ihlal etmemelidir. Doğru öl-
çüyü yakalayabilmek için de, din ve bilimin ne dediğine bakmak ge-
rekiyor. Çıkacak ortak hükmün uygulanmasını da zorbalıkla değil,
halkla anlaşarak yapmak, insanlığa uygun olandır. Anlaşmanın
mümkün olmadığı yerlerde halk çoğunluğunun seçimi kabul edilir.

İnsanlığın dünyanın kaldıramayacağı kadar çoğalması, insanlığa
bir azaptır. Eğer haddinden fazla çoğalmayı devletler önlemezse,
bu önlemeyi, felâket ve hastalık göndererek Allah yapar. Bu bakım-
dan bazı doğal felâketler, insanlık için bir yer açma ve rahatlama o-
lur. Bunun için bütün felâketler azap veya mutlak kötü değildir.

Haddinden fazla çoğalmış ülkeler, doğum kontrolüne olumlu bak-
malıdırlar. Çünkü yeni doğan insanların çoğunu açlık, fakirlik ve
borçluluk beklemektedir. Çünkü dünya paylaşılmış durumdadır;
yeni doğacak olanların büyük kısmına mülk ve miras kalmamıştır
ve yeryüzü servetinin çoğunluğu da çok az bir azınlığın elindedir.
Bu azınlığın elindeki zenginlik ise, adaletli bir şekilde paylaştırıla-
madığından, yeni doğanların çoğunluğu açlığa, fakirliğe ve borçlu-
luğa doğmaktadır. Bu büyük adaletsizliği ortadan kaldırmak zorun-
dayız. Bunun için de hem haklı bir doğum kontrolü yapılmalı ve
hem de azınlığın elindeki büyük zengiliğin küçük bir kısmını fakir-
lere aktarmanın bir yolunu bulmalıyız. Bunun yolu da, bütün dünya
devletlerinin, zenginlerden alınacak bir servet vergisini yasalaştırma-
larıdır.

Not 1: Kur'anda Allah, cinsiyeti yüzünden veya fakirlik korkusuyla
çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. Dolayısıyla anne karnında-
ki bir cenin de ruhlandıktan sonra (yani onbeşinci haftadan itibaren)
cinsiyeti veya fakirlik korkusu yüzünden aldırılamaz, aldırılması
haramdır. Ancak anne hayatını kurtarmak gibi bir sebep, bu haram-
lığı ortadan kaldırır.

Not 2: Kur'an'da Allah, hiç bir kadına çocuk doğurma mecburiyeti
getirmemiştir. Bunun için bir kadın isterse doğurur, istemezse do-
ğurmaz. Yani bir kadın, gerektiğinde (kocası da razı olduğu takdir-
de) ruhlanmamış bir cenini aldırma hakkına sahiptir. Ancak insan-
lar, nesillerini sürdürmek ve yalnızlıktan kurtulmak için bu işi ken-
dilerine görev yapmış, çocuk doğurmayı kendiliklerinden istemişler
ve istemektedirler. Eğer kadınlar çocuk doğurmazsa, dünya insan-
sız kalır. Bu yüzden kadınların çocuk doğurması, Tanrı'ya hizmet-
tir. Bu hizmetin mükâfatı da büyük olacaktır. Bu sebeple doğum ve
lohusa esnasında ölen dindar bir kadın, şehidlik makamını kazanır.

Not 3: Bir kadın, tecavüzcünün çocuğunu doğurmama ve sakat do-
ğacağı belli olan bir cenini de aldırma hakkına sahiptir. Bu hakları
kadının elinden almak, kadına zulümdür!

Not 4: Karar: Din, bilim ve hukukun gösterdigi gerçeklerin uyuştu-
rulmasıyla ortaya çıkan sonuca göre; cenini, onbeşinci haftasından
itibaren bir can karşılığı veya buna denk gelecek bir neden olma-
dan aldırmak, cinayettir.

Not 5: (Buraya kadar gösterilen gerçeklerden anlıyoruz ki: Bir dev-
let, ceninin onbeşinci haftasından itibaren yapılacak kürtajları kont-
rol altına alabilir. Bu vakitten önce yapılacak kürtajlar için ise, ülke-
deki doğum oranlarının azlığına veya çokluğuna göre hafif önleme-
ler veya teşvikler yapma hakkına bir devlet sahiptir. Fakat bu hak,
meşru kürtaj hakkını örtmemelidir. Devlet bunun yerine [kürtajla il-
gisi olmayan] başka kadınlara çocuk doğurmaları için -Almanya gi-
bi teşvikte bulunabilir.)

Not 6: Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı, kürtaj hakkında verdiği
hüküm ve kararları, burada zikredilen bilgiler ışığında yeniden göz-
den geçirmelidir.

Not 7: Vatikan, Avrupa ve Afrika halkları üzerinde din adına uygu-
ladığı bilim ve insanlık dışı ölçüsüz yasakları kaldırmalıdır. Kal-
dırmadığı takdirde, Avrupa İnsan Hakları Örgütü devreye girip,
gerekli uyarıyı yapmalıdır.

Not 8: Türkiye, 2020'den sonra yalnız Ortadoğu'nun değil, Avrupa'
daki müslümanların da lideri olacaktır. Bu sebeple şimdiki AK Par-
ti hükümeti, kürtajla ilgili çıkaracağı yasalarda geniş olmayı bilmeli,
insanların hayatını zorlaştırıcı yasa çıkarmalardan uzak durmalıdır.
Zira yüce Allah Kur'anda: "Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dile-
mez" diyor. Hz. Muhammed de, bunun gibi ayetlerin verdiği ilham-
la: "Kolaylastırın, zorlaştırmayın" demiştir. Bu Peygamber ve Tanrı
sözleri de, müslüman siyasetçilere ışık olabilir.

Not 9: Ruh: Ruh, bilinçli ve ışıklı bir kanun ve bedene fiil ve hare-
ket kazandıran gözle görülmez ışınsal bir enerjidir. Ayrıntılı bilgi i-
çin bakınız:


Not 10: Gerçek din: Gerçek Din'in ne olduğunu ancak Allah'ın
Mehdisi gösterir. Gerçek Din; Tanrı'nın tekliğine, meleklerine, pey-
gamberlerine, kitaplarına, kaderine ve öte dünyasına inanıp teslim
olmaktır. O'na teslim olmanın en önemli şartları ise: Doğru olmak,
ibadet etmek, oruç tutmak ve fakirlere yardımda bulunmaktır. Bu
şartları yerine getirenler; akılda, öfkede, sevgide ve şehvette doğru-
luğa erdikleri takdirde, Gerçek Din'i kazanmış olurlar. Akılda doğ-
ruluk; Tanrı'nın ve elçisinin gösterdiği gerçeği kabul edip gerçekdı-
şıyı reddetmektir. Öfkede doğruluk; adaletli olmaktır. Sevgide
doğruluk; Tanrı hesabına ve O'nun sevdiklerini sevmektir. Şehvette
doğruluk; nikâhlanmak ve gayri meşru cinsel ilişkilere girmemektir.

Not 11: Cenin, üçüncü ayının sonunda kendi kendine hareket etme-
ye başlar. Bakınız: Yaratılış Mucizesi, Bahri Dayıoğlu, Yeni Asya
Yayınları, İlim Teknik Serisi, İlk Basım, Sayfa 81.

Not 12: Türk Adalet Bakanlığı, Avrupa İnsan Hakları Örgütü ve
Mahkemesi, bu bildiriyi incelemelidir.

Zaman:  Yeni Çağ'ın onikisi, Haziran başı.
Mekan:  Avrupa.
Makam: Hükmetme.
Boyut:   Muranizm.

                                                                  YAYINLAYAN
                                                       AVRUPA  MURANİSTLERİ
                                                *   *   *

































Sonntag, 22. April 2012

ÖLÜLER YAKILMALI MI? MERAL OKAY'IN VASİYETİ İSABETLİ Mİ?

ÖLÜLER YAKILMALI MI?


MERAL OKAY'IN VASİYETİ İSABETLİ Mİ?



ölülerin ve dirilerin gerçek sahibi ALLAHın adıyla



Senarist Meral Okay'ın, öldüğünde cesedinin yakılmasını vasiyet et-

miş olması, yeni bir tartışma başlattı ve ölülerin yakılıp yakılmayaca-

ğı sorusunu gündeme getirdi ve şimdi soruluyor: Ölenin cesedi yakıl-

malı mı, yakılmamalı mı?



Allah'ın Mehdisi Mehmed Nur'an bu konuda diyor ki: "İnsan vücu-

du ateşten gelmemiştir ki, cesedi ateşte yakılsın! Topraktan gelmiştir,

toprağa gitmeli. Yaratılışın verdiği doğal cevap, budur."



Peki, dinsel cevap nedir?



Bunun dinsel cevabı, Kur'andadır. Kur'anın Maide Sûresi 31. ayetin-

de geçen; Kabil'in, öldürdüğü kardeşini ne yapacağını düşünürken,

Allah'ın, toprağı eşeleyen bir karga göndermesiyle ölülerin gömül-

mesi gerektiğini ilham eden olay; ölü cesedlerin yakılmaması gerek-

tiğini bize telkin etmektedir.



Bu cevap dolayısıyla Müslümanlar, İsevîler ve Musevîler; ölülerini

ateşte yakmaz, toprağa gömerler ve gömmeliler.



Ölülerinin yakılmasını ancak ateistler ve ateşperestler isteyebilir. A-

ma bu istek de pek o kadar doğru değildir. Çünkü bir ölünün ateşte

yakılması ve küllerinin savrulması, doğallığa isyan olmaktan başka,

o ölüyü adressiz bırakır. Çünkü mezarlar, ölülerin mekân ve adresi-

dir. Bir yakınını kaybetmis olan dost ve akrabalar, ölülerinin adresi-

ni bilir, onu ziyaret edebilir. Bu, aynı zamanda geride kalanlar için

bir isbat vazifesi de görür.



Ama ölüsü yakılmış ve külleri savrulmuş bir kimsenin adresi yoktur.

Ölenin sevenleri ise, böyle bir adressizlige katlanamaz.



Ölülerin yakılması, hem Yaratanca hem de yaratılışça doğru bir uy-

gulama değildir. Çünkü insan, (biyolojik olarak) toraktan ve sudan

gelmiştir. Bu yüzden de cesedi, toprağa dönmek zorundadır.



Şimdi burada: "Ölenlerin cesedi niçin denize atılmaz da, toprağa gö-

mülür?" suali gelmektedir.



Çünkü ölülerin denize atılması, ölüyü hem adressiz bırakır, hem de

onu balıklara yem yapar. Eğer ölüler toprağa gömülmek yerine sürek-

li olarak denize atılsaydı, o cesedler balıklar tarafından yem olacaktı.

Bu da, balıklarla beslenen insanların mide ve duygularını bulandıra-

caktı. Belki de insanlık, balık yemekten uzaklaşmak zorunda kalacak-

ti. Çünkü "ölülerinin etiyle beslenmiş balık yemek" düsüncesi, insana

rahat vermeyecekti.



Ama ölüler belirli bir mekânda toprağa gömüldüğünde, o cesedi an-

cak bakteriler tüketir. İnsanlar da yukarıdaki duygularla rahatsız ol-

mazlar. Çünkü tarlalarla mezarların yeri ayrıdır.



Ölü cesedlerin yakılması anında çıkan zehirli gazların havayı kirlete-

cek olması da düşünüldüğünde, ölenleri toprağa gömmenin daha

doğru olacağı ortaya çıkmaktadır.



Demek, istisnalar dışında ölülerin gömülmesinde bin hayır ve saadet

vardır. Bunun için Müslümanlar, İsevîler ve Musevîler; ölülerini top-

rağa gömerler.



Bu cevap karşısında görüyoruz ki, Meral Okay'ın vasiyetinin yerine

getirilmemiş olması, isabetli olmuştur. Bundan da şu sonuç çıkıyor

ki: Hakka, adalete ve yaratılışa uygun olmayan vasiyetlerin yerine ge-

tirilmemesinde bir kusur yoktur.



Yüce Allah; ölen iyilerimize rahmet, kötülerimize şefaat ve zalimlere

de azabetsin.



Zaman: Yeni Çağ'ın onikisi, Nisan ortası.

Mekan: Avrupa.

Makam: Cevaplama.

Boyut: Muranizm.



YAYINLAYAN

AVRUPA MURANİSTLERİ

* * *

Samstag, 14. April 2012

AMERİKA VE AVRUPA TÜRKİYE'NİN ORTADOĞU LİDERLİĞİNİ RESMEN TANIMALIDIR!

AMERİKA VE AVRUPA
TÜRKİYE'NİN ORTADOĞU LİDERLİĞİNİ
RESMEN TANIMALIDIR!

Amerika’nın eski ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski Su-
riye krizine çözüm arayışlarında Amerika’nın gücünü sınırlı bulur-
ken kritik bir öneride bulunmuş.

Washington’da yapılan ve Türkiye ve bölgesel gelişmelerin değerlen-
dirildiği CSIS Küresel Güvenlik Forumu’nda Zbigniew Brzezinski:

“Bizim bu sorunla başa çıkma yeteneğimiz göreceli olarak sınırlı.
Dolayısıyla benim görüşüm şu: Biz Türkler ve Suudiler ne karar
verirse ona destek vermeliyiz" demiş.

Amerika’nın iki eski ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski
ve Brent Scowcroft, Washington’daki Uluslararası Stratejik Araştır-
malar Merkezi (CSIS) tarafından düzenlenen 2012 Küresel Güvenlik
Forumu’nda bölgesel gelişmeler ışığında Türkiye’nin konumunu
değerlendirmiş.

1977 – 1981 yılları arasında başkan Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik
danışmanı olan Zbigniew Brzezinski Suriye krizine çözüm arayışın-
da Amerika’nın Türkiye’nin istediği yönde destek vermesi gerektiğini
söylemiş:

“Bizim bu sorunla başa çıkma yeteneğimiz göreceli olarak sınırlı.
Dolayısıyla benim görüşüm şu: Biz Türkler ve Suudiler ne karar verir-
se ona destek vermeliyiz. Nokta. Eğer müdahale etme kararı alırlarsa,
destekleyelim. Aynı Libya’da İngilizlere ve Fransızlara destek verdiği-
miz gibi. Eğer daha serinkanlı davranmak istiyorlarsa, ona da destek
verelim. Birleşmiş Milletler’e başvurmak istiyorlarsa, o şekilde destek
verelim."

Ve Brzizinski, değerlendirmesinde uluslararası toplumun Suriye ko-
nusundaki çaresizliğine vurgu yaparak: “Eğer Türkiye, silahlı kuvvet-
lerini harekete geçirerek Suriye’ye girmeye hazır değilse – Suudilerin
maddi desteğin ötesinde bir şey yapmasını beklemiyorum - kim ya-
pacak o zaman? Nasıl? Dolayısıyla bu sorunu Türklerle, Suudilerle,
Arap ülkeleriyle zaman içinde çözmeye çalışmalıyız. Türkiye ve Suu-
di Arabistan’ın bu krizi çözmesine uluslararası toplumun destek ve-
rebileceği bir konsensüs üzerinde çalışmalıyız” demiş. (Haberin de-
vami): http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=251731


Brzizinski'nin yukarıda geçen sözleri, Türkiye'yi açıkça Ortadoğu Li-
derliği makamına çıkarmaktadır. Ve tam isabet de etmektedir. Şimdi
geriye kalıyor Avrupa ve Amerika'nın, Türkiye'nin doğal olarak hak
ettiği bu makamını tasdik etmeleri.

Öyle ise Avrupa ve Amerika, fazla vakit geçmeden ve hemen, zaman
ve şartların Türkiye'ye kazandırdığı bu makamını ve Ortadoğu Li-
derliği'ni resmen tanıyıp onaylamalıdırlar.

Onaylamalıdırlar ki, Ortadoğu'daki sorunlar süratle çözüme kavuştu-
rulabilsin. Bu onaylamayı yapmaktan başka da geçerli bir çare yok-
tur. O halde Avrupa ve Amerika, üzerlerine düşen yükümlülüğü der-
hal yerine getirsinler.

Bundan sonra Türkiye Yönetimi de, Nisan 2012 ortasın'dan itibaren
zaman ve şartların kazandırmış bulunduğu makam ve liderliği kabul
etmeli ve üzerine düşen vazifeyi yüklenip, çalışmalarına başlamalıdır.

İran Yönetimi ve bu yönetimin üstündeki mollalar ise; yüce Allah'a
verecekleri hesaptan ve Hz. Ali'nin âhirette onların yakasına yapışa-
cak olmasından korkarak, Suriye'nin zalim diktatörüne verdikleri des-
teklerini çekip, onun katliamlarına ortak olmaya son vermeliler ve E-
sad'ı, iktidardan çekilmeye çağırmalıdırlar.

Beşar Esad ise; eğer Suriye halkını seviyorsa, onların demokratik ta-
leplerinin yerine getirilebilmesi için hemen iktidardan çekilmeli ve hal-
kına hesap vermek için tutuklanmayı kabul etmelidir. İşlediği onbin
katliamdan ve binlerce işkenceden sonra Esad'ın iktidarda kalması
asla kabul edilemez!

Eğer Beşar Esad iktidardan çekilmeyi ve hesap vermeyi kabul etmez-
se, demektir ki; O, halkını sevmiyor. Halkını sevmeyen ve taleplerini
yerine getirmeyen bir diktatörü devirmek de Suriye halklarının hakkı-
dır. Bu halde bütün Suriye halkları birleşerek, Esad'dan haklarını al-
malıdırlar.

Bu hakkın alınmasında, Türkiye, bir önder olarak Suriye halkının
yanında ve zalimlerin karşısında olacaktır.

Bu saatten sonra Rusya ve Çin; eğer Asya, Avrupa, Amerika, Afri-
ka ve Arabistan'daki saygınlıklarını ve iyi ilişkilerini kaybetmek iste-
miyorlarsa, Esad'a destek olmaktan derhal vazgeçerler ve onu, ikti-
darı terketmeye zorlarlar.

Bu konuda Rusya, Çin, Avrupa ve Amerika hemfikir olursa, Suriye
diktatörü, iktidarı bırakmak zorunda kalır, İran'ın ona vereceği deste-
ğin de bir anlamı kalmaz ve orada şiddet sona erer. Eğer bu hemfikir
oluşa karşı Esad yine direnmeye devam ederse, Türkiye, üzerine dü-
şeni yerine getirir. Eğer Türkiye, Suriye ordusuna karşı savaşmak
zorunda kalırsa; Rusya, Amerika ve Avrupa, Türk ordusunun yanın-
da olacaklarını açıklarlar. Bu açıklama karşısında Suriye ordusu si-
lah bırakmaya ve demokrasiye teslim olmaya mecbur olur.

(Görüyorsunuz, Suriye'deki şiddeti durdurmak o kadar zor değil...)

Not 1: Eğer İran, önümüzdeki günlerde yapılacak nükleer müzareke-
lerde olumlu olmazsa, İsrail, İran'ın nükleer tesislerine saldırmak zo-
runda kalabilir. Bu yüzden bütün dünya ülkeleri Ortadoğu'da yaşana-
cak bir küçük felâkete hazır olmalıdır. (Çünkü, Ahmedî Nejad, İran'
in müzarekelerde restini çekeceğini açıklamış bulunuyor.)

Not 2: İsrail, Türkiye'ye güvenmelidir. Çünkü Türkiye Yönetimi'nin,
İsrail halkını yok etmek gibi bir düşüncesi yoktur ve bu halkın varlık
hakkını tanır ve tanımaktadır. Türkiye Yönetimi, ancak İsrail Yöneti-
mi'nin yapacağı haksızlıklara karşı çıkar. İran nükleer silah üretme-
dikçe de, Türkiye, nükleer silah edinmeyecektir.

Not 3: İran, Ortadoğu'daki sorunların çözümünde Türkiye'nin önüne
geçmekten ve onu engellemeye çalışmaktan uzak durmalı ve onun li-
derliğine saygılı olmalı ve dindarlıktan uzak kadınların başını örtmek
gibi İslâmiyetten olmayan dinsel zorbalıkları bırakmalıdır. Çünkü
Kur'an bu konuda (Nur 31) der: "Allah'a inanmış kadınlara da söyle:
"... Baş örtülerini yakalarının üzerine koysunlar." Kur'an demiyor:
"İnanmayan ve dindarlıktan uzak kadınların da başını zorla örtün."
Bu da, başörtmeme serbestliğini gerekli kılar. Dindar kadınlar da,
Kur'anı dinleyerek baş, göğüs, kol ve bacaklarını örterler. Ayrıca bir
devlet zorbalığına muhtaç değillerdir.

Not 4: Bütün dünya bilmelidir ki, Suriye ordusu ve polisi tarafından
katledilmiş ve katledilmekte olan Esad muhalifleri, bir terörist değil,
bir demokrasi şehidi ve kahramanıdırlar.

Not 5: Yeni yüzyılın başında Amerika'daki 11 Eylül Olayı, Allah'ın
Mehdisi Mehmed Nur'an'a, küresel mânevî resmiyet kazandırdığı
gibi, şimdi de Suriye'deki devrim, Türkiye'nin Ortadoğu Liderliği'ne
açık bir resmiyet kazandırmaktadır. Türkiye bu resmiyeti, ancak
Başkanlık Sistemi'ne geçmekle taşıyabilir.

Not 6: Arabistan ülkeleri, Türkiye'nin Ortadoğu liderliğine rıza gös-
termelidir. Çünkü o bölgede bu liderliği layığıyla üstlenebilecek baş-
ka bir ülke bulunmamaktadır. Ortadoğu'nun lidersiz kalması ise, baş-
sız bir vücut gibi, o bölgenin ölmesine, hayatsız kalmasına ve çürü-
yüp gitmesine sebeptir. Ortadoğu ise bu çürümeyi daha fazla kabul-
lenemez.

Not 7: Bu bildiri, uluslararası diplomatik platformda paylaşıldı.

Zaman: Yeni Çağ'ın onikisi, Nisan ortası.
Mekan: Avrupa.
Makam: İlânat.
Boyut: Muranizm.

YAYINLAYAN
AVRUPA MURANİSTLERİ
* * *

Donnerstag, 5. April 2012

SURİYE HÜKÜMETİ GAYRİ MEŞRUDUR VE HEMEN DEVRİLMELİDİR!

SURİYE HÜKÜMETİ GAYRİ MEŞRUDUR
VE HEMEN DEVRİLMELİDİR!

diktatörleri deviren ALLAHın adıyla

Suriye'nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi, New York Times
tarafından yansıtılan açıklamalarında "Suriye'nin Dostları" toplantı-
sına değinirken özellikle Türkiye'ye karşı sert ifadeler kullanmış.
Gazeteye göre, toplantının Annan misyonunun bir ihlali oluşturdu-
ğunu savunan Caferi, Türk hükümetinin politikalarının "savaş ilanı"
olduğunu da öne sürmüş.

Haberde "Pazar günkü 'Suriye'nin Dostları' toplantısının sorulması
üzerine Sayın Caferi, sert konuşmuş özellikle bir zamanlar Sayın
Esad'ın dostu olan Türkiye konusunda. Türkiye şimdi Sayın Esad'
ın hükümetini gayri meşru olarak niteliyor ve Esad karşıtı silahlı
gruplara ev sahipliği yapıyor" denilmiş.

Bu haber karşısında şimdi biz de soralım: Türkiye'nin Esad hükü-
metini gayri meşru sayması doğru değil mi? Ve Caferi'nin bu doğru
karşısında sertleşmeye ne hakkı var?

Çünkü Beşar Esad bu hükümeti ne Tanrı onayıyla ne de halk çoğun-
luğunun oylarıyla kurmuştur. Tam aksine kendi keyfiyle iktidara gel-
miş ve hükümetini oluşturmuştur.

Tanrı veya halk onayına dayanmayan bir hükümet ve iktidar ise el-
bette ki, gayri meşrudur. Suriye halkının önemli bir kısmı da bu gay-
ri meşruluğun ortadan kalkmasını istemekte ve bunun için mücâdele
vermektedir. Bu mücâdeleye katılanların sayı azlığında bir kusur ve
Esad'ın gayri meşru iktidarına destek verenlerin çoğunluk olmasında
da bir kıymet yoktur. Çünkü çoğunluk, gayri meşruluktaki haksızlığı
hak haline getirmez. Tam tersine, bu hal, o çoğunluğu da haksız du-
ruma düşürür.

Türkiye, ABD ve Arap ülkeleri de elbette gayri meşru hükümete
karşı mücâdele veren halkın yanında olacaktır. Bunun aksi ise dü-
şünülemez.

Caferi, Suriye'deki gayri meşru hükümeti, daha doğrusu Esad dikta-
törlüğünü devirmeye çalışan halka destek veren Türkiye'nin tavrını,
"savaş ilânı" olarak nitelemiş. Evet, doğru. Bu bir savaş ilânıdır! Bu
ilânı vermekten başka da çare kalmamıştır.

Çünkü Esad hükümeti, gayri meşru iktidarını korumak için 10.000
Suriye vatandaşını acımasızca katletmiş ve her gün 30 kişiyi öldür-
terek de bu katliamını sürdürmektedir. Bu katliam zulmüne karşı
Esad hükümetine verilecek en iyi cevap da, ona savaş ilân etmek
olabilir.

Yürürlüğe konmuş olan Annan Planı ise, gayri meşru Esad hüküme-
tine meşruiyet vermekten başka bir işe yaramayacağından bir kıy-
meti yoktur ve dolayısıyla gayri meşrudur!

Artık küçük Saddam olan Beşar Esad, bir hafta içinde iktidardan
çekilip ülkeyi terketmelidir. Eğer terketmezse, İsrail'in Suriye dikta-
törüne destek veren İran'ın nükleer tesislerini vuracağı gün, Türkiye
de, küçük Saddam Esad'ı devirecek operasyona hemen başlamalı-
dır. Bu operasyon için gerekli planlar da bir hafta içinde derhal ha-
zırlanmalıdır. Amerika, bu operasyon için lâzım gelen istihbaratı ve-
rebilir. Arap ülkeleri de, Türkiye'nin isteklerini yerine getirmek için
hazır olmalıdır. İran, katliamcı zalim Suriye diktatörüne destek ol-
maya son vermelidir. Rusya ve Çin de, yapılacak operasyona engel
olmaktan uzak durmalıdır. Aksi halde Suriye diktatörünün katliam-
larına ortak olacaklar ve Avrupa'da, Arabistan'da ve Amerika'da
saygınlıkları düşecektir. Rusya ve Çin bu düşüşe razı olmamalıdır.

İsrail, sonsuza kadar Amerika'nın keyfini beklemeyecektir. Eğer
onun keyfini bekleyecek olursa, İran, nükleer başlıklarını füzelerine
takmış olacaktır. İsrail ise, Amerika'nın İran'ın nükleer silahlara ulaş-
masını kolaylaştıran politikalarına daha fazla izin veremez, seçimle-
rini bekleyemez ve beklemeyecektir.

İran ise, nükleer silah yapmak için Amerika'dan izin istemeyecektir.
Ne yapacaksa, gizli yapacaktır. Bunun için de dinî bir engel yoktur.
Dinî engel ancak nükleer silahların kötüye kullanılmasında olabilir.
İran da bu silahı düşmanlarına karşı kullanacağına göre, dinî bir en-
gelden bahsedilemez. "Dinin nükleer silaha izin vermediği" iddiası,
ABD ve İsrail'i kandırmaktan başka bir şey değildir. Yoksa Pakis-
tan müslüman bir ülke değil mi?

Dolayısıyla bütün dünya, Ortadoğu'daki "Küçük Felâket"e hazır ol-
malıdır.

Not 1: Eğer İran'daki mollalar rejimi yıkılırsa, İran, İsrail için tehlike
olmaktan çıkar. Demokratik bir İran'ın nükleer enerji üretmesinde
ise bir sorun olmaz. Bunun için İran'ın rejimine dokunulması hayırlı
olacaktır. Bu hayırlı iş için de, İran'daki demokratlar hemen hareke-
te geçmelidir.

Not 2: Eğer bugün Hz. Ali dünyaya gelse ve İran Yönetimi'nin kat-
liamcı Esad'a destek verdiğini görse; "siz benden değilsiniz" der, on-
ları ve bütün Esad destekçilerini Alevilikten ve Müslümanlıktan siler-
di.

Not 3: İran'a uyarı! İran'ın, nükleer tesislerini kapatması ve Esad'a
destek olmaktan çekilmesi için sadece bir haftası kalmış olabilir.

Not 4: Türkiye'ye uyarı! Türkiye, İran'ın nükleer inadına arka çık-
maktan vazgeçmelidir. Çünkü İran, bu arkalamayı haketmiyor.
Hem Türkiye, İran'ın nükleer enerjisine arka çıktığı kadar, İsrail'in
varolma hakkına da sahip çıkmalıdır.

Not 5: Suriye halkının dikkatine! Bütün Suriye vatandaşları şunu
kesinlikle bilmelidirler ki, Esad'a karşı yapılacak operasyon, bu
ülkedeki diktatörlüğü bitirmek için olacaktır. Bu bitirme işi, sadece
Suriye'ye has bir durum değildir. Bütün Ortadoğu ülkeleri için ge-
çerlidir. Yani bütün Ortadoğu'da bir tek diktatör bırakılmayacaktır.
Dolayısıyla bütün Suriye halkı bu temizlik için birleşmeli, birbirine
girmemelidir. Bu şekilde Suriye halkları, temiz ve sağlıklı bir Suriye'
yi kazanmış olacaklardır.

Not 6: Müslümanlara uyarı! Ortadoğu'da diktatörlerin devrilmesi-
nin ardından yönetimi ele geçirmiş ve geçirecek İslâmlılar bilmelidir-
ler ki, diktatörik bir Şeriata izin verilmeyecek, ancak demokratik
bir İslâm iktidar olabilecektir. Bu bölgedeki bütün müslümanlar,
İslâmiyetin diktatörleştirilmesinden uzak durmalıdırlar.

Not 7: İran Yönetimi'ne! Bu ülkede kadınların başını zorla örtme
despotluğuna derhal son verilmelidir. Dindar kadınlar zaten kendi
istekleriyle örtünürler. Ama dindarlıktan uzak olan kadınların başını
zorla örtmenin İslâmiyetle bir ilgisi yoktur. Bu kadınları eşitleyen
devlet zorbalığı hemen son bulmalıdır. İranlı demokrat aydınlar bu
konuyla ilgili tekliflerini İran Yönetimi'ne hemen bildirmelidir.

Not 8: Bu bildiri, uluslararası diplomatik platformda paylaşıldı.

Zaman: Yeni Çağ'ın onikisi, Nisan başı.
Mekan: Avrupa.
Makam: Sevk ve Şevk
Boyut: Muranizm.

YAYINLAYAN
AVRUPA MURANİSTLERİ
* * *

Sonntag, 1. April 2012

İRAN'IN NÜKLEER SİLAH ÜRETMESİ İSLÂMA AYKIRI MI?

İRAN'IN NÜKLEER SİLAH ÜRETMESİ İSLÂMA AYKIRI MI?

Bazı gazeteler, İran'lı dini lider Ayetullah Ali Hamaney'in, "nükleer
silahların ve onları kullanmanın İslam inancına aykırı olduğunu" söyle-
diğini yazmış.

Fakat bu sözlerin İslâmiyet'le bir ilgisi yoktur. Çünkü Kur'anda düş-
man saldırısına karşı savunma ve herhangi bir saldırıya karşı silah ha-
zırlama bir farzdır. Gerekli silahlara sahip değilseniz, savunma yapa-
mazsınız. Bu savunmayı yapabilmek için de, en az düşmanınki kadar
güçlü silahlara sahip olmak zorundasınız. Bu durumda eğer İsrail İran'
ın düşmanı ise, İran'ın da İsrail'inki gibi nükleer silahlara sahip olma-
sında dinî bir engel yoktur. Dinî engel ancak o silahların haksız yere
ve kötüye kullanılmasında olabilir.

Bu gerçek de gösteriyor ki, Ali Hamaney'in sözleri, gerçegi ifade et-
mekten uzaktır. Dolayısıyla o sözlere saf kalmamak gerekiyor. O söz-
lere inanmak isteyenler, İslâmlı Pakistan'ın niçin nükleer silaha sahip
olduğunun da cevabını vermek zorunda kalır.

Zaman: Yeni Çağ'ın onikisi, Nisan başı.
Mekan: Avrupa.
Makam: Hakıkat.
Boyut: Muranizm.

YAYINLAYAN
AVRUPA MURANİSTLERİ
* * *

Dienstag, 7. Februar 2012

İSRAİL İRAN'I VURMAZSA NE OLUR?

İSRAİL İRAN'I VURMAZSA NE OLUR?

İsrail İran'ın nükleer tesislerini iki ay içerisinde vurmazsa ne olur?

ABD, Irak'taki işgal meşguliyeti dolayısıyla İran'la fazla ilgilenemedi
ve onun nükleer faaliyetlerini susturamadı. Diplomasiyle onu dizgin-
lemeye çalıştı; fakat bu çalışma, İran'ın daha fazla dizginsizleşmesine
yaradı ve İran, on yıl içinde nükleer gücünü artırdıkça artırdı ve nihayet
nükleer silah üretme seviyesine ulaştı.

Eğer şimdi İran'ın nükleer tesisleri iki ay içinde vurulmazsa, bundan
sonra onun önü, nükleer silaha ulaşması için ebediyen açılmış olacak-
tir. Yani İran, "durdurulma sınırı"nı da aşmış bulunacaktır.

Eğer nükleer silaha sahip olmak Rusya, Amerika ve İsrail için bir hak-
sa, bu, İran için de bir haktır. Nükleer enerjiye ihtiyacı olmayan enerji
zengini İran da, bu hakkın gereği olarak nükleer silahını mutlaka yapa-
caktir. Bunu da ya kendini korumak için, veya İsrail'i yok etmek için
veya Ortadoğu egemenliğini ele geçirmek için yapacaktır.

İran'ın nükleer silaha ulaşması ne demektir?

İran'ın nükleer silaha sahip olması demek, Ortadoğu'nun büyük ülkeleri-
nin de nükleer silah kazanması demektir. Çünkü Şii egemenliği altına
girmek istemeyen Arap ülkeleri, nükleer silah kazanmayı bir vazife göre-
cekler ve onlar da nükleer silahla donanacaklardır. Bu donanma ise, İs-
rail'in nükleer silahlı ülkeler tarafından kuşatılmış olması ve nükleer üs-
tünlüğünü kaybetmesi demektir.

İşte İsrail bu üstünlüğünü kaybetmemek için iki ay içinde İran'ın nükleer
tesislerini vurmak zorunda kalacaktır. Eğer vurmazsa, İran'ın tehdidi al-
tında varolmaya çalısacak veya yok edilecektir. Bu yok edilişe İsrail el-
bette ki göz yumamaz ve bunun için de gerekli savunmasını yapacaktır.
Çünkü İsrail'i yok etmek, İran'ın resmî ve ideolojik politikası haline gel-
miştir.

İsrail'in İran'ın nükleer tesislerini vurmasıyla Ortadoğu'da kıyamet kopar
mı?

Kıyamet kopmaz. Çünkü İsrail'in İran'a saldırması karşısında İran bir
karşı saldırıda bulunmamayı daha uygun görecektir. Çünkü İran karşı
saldırıda bulunursa, Amerika da bu savaşa müdahil olmak zorunda
kalacak ve bu halde İran'ın tahribatı daha büyük olacaktır. Bu tahribata
uğramamak için de İran, -şimdi tam aksi beyanda bulunuyor olsa da-
nükleer tesislerinin vurulmasını sineye çekecek ve bunun intikamını
almak için İsrail'in zayıf düştüğü ve desteksiz kaldığı bir geleceği bek-
leyecek ve kendine yapılan saldırıyı da BM'ye şikayet etmekle yetine-
cektir. Bu şekilde İran, kendini dünyaya; "saldırıya uğramış bir masûm"
olarak gösterecektir.

Dolayısıyla, İran'ın vurulmasıyla Ortadoğu'da kıyamet kopmaz. Çünkü
İran'ı destekleyecek ciddî bir Arap ülkesi yoktur.

İran'ın nükleer faaliyetlerini bombalamak, sorunu çözer mi?

Kalıcı olarak çözmez. Ama geçici olarak çözer. Nükleer tesisleri bom-
balanmış olan İran, bir kaç yıl içinde tesislerini tamir edip onları tekrar
faaliyete sokar. İsrail de bir daha vurmak zorunda kalır. Bu vuruşa mey-
dan vermemek için de İran, nükleer tesislerinin faaliyetlerini geçici ola-
rak durdurduğunu ilân eder. Bu şekilde İran ikinci bir saldırıdan korun-
muş olur. Kalıcı bir çözüm için ise, İsrail'in korkularını gidermek gereki-
yor.

Bunun için de İran'ın İsrail'e dost olması beklenmez ama, hiç olmazsa
İsrail'e düşmanlıkta bulunmayacağına ve onun varlığını tanıdığına dair
İran, İsrail'e bir garanti gösterebilir. Bunun için de, İran'da bir zihniyet
veya rejim değişikliği yapılmasi gerekir.

İran nasıl vurulacak?

İran'ın vurulması için iki yol var. Birinci yol: İsrail'in İran'a kendi başına
saldırmasıdır. Bu saldırı karşısında İran, İsrail topraklarına yönelik bir
saldırıda bulunmaz. Iran ordusu ancak, kendi toprakları üzerindeki İsra-
il'in bombardıman uçaklarını vurmaya çalışır. Bu şekilde bütün çatışma
İran içinde geçer.

Eğer ABD, İran'ın İsrail'e karşı saldırıda bulunmayacağından emin olur-
sa, İran'ı İsrail vuracaktır. Eğer ABD bundan emin olmazsa, bu takdirde
saldırıyı kendisi başlatacaktır. Bunun için de İran sempatizanı Arap te-
röristler ABD Başkanı Obama'ya başarısız bir suikastta bulunur veya
Pentagon'a tırlar içinden roket ve füze saldırısı düzenler. Yakalandıkla-
rinda da bunu İran Yönetimi'nin emriyle yaptıklarını iddia ederler. Ameri-
ka da bunu savaş sebebi sayar ve İran'a saldırır, nükleer tesislerini
bombalar ve gerektiğinde Tahran'ı işgal eder, rejimini değiştirir.

Ama büyük bir ihtimalle gerekli saldırıyı İsrail yapacak, ikinci yola ge-
rek kalmayacaktır.

Eğer ABD İsrail'in saldırısına engel olmak isterse, İsrail derin devleti de
buna karşı Başkan Obama'yı ortadan kaldırmayı düşünecektir. Bu dü-
şünceye meydan açmamak ve gelecek seçimleri kaybetmemek için
de Obama, İsrail'e engel olmayacaktır.

Sonuç: İran İsrail tarafından mutlaka vurulacaktır!

Peki, bu sorunu barışçı yoldan çözmek mümkün değil midir?

Pek tabii mümkündür! Bunun için de İsrail'in, 1967 sınırlarına dönmeyi
kabul etmesidir. Bu kabul ile İran İsrail'e dost olur, düşmanlıklar orta-
dan kalkar. Fakat İsrail Yönetimi'nde böyle bir kabule rıza gösterecek
olgun bir yönetici kadro bulunmadığından ve "biz '67 sınırlarına dönsek
bile İran bizi yine yok edecektir" diyen ırkçılar ve kötümserler olduğun-
dan, barışçı çözüm mümkün değildir.

Aslında İran, nükleer faaliyetlerini durdurarak İsrail'in saldırısını önleye-
bilir. Fakat İran, millî ve dinî gururunu kurtarmak için geri adım atmaya-
cak, bunun yerine İsrail tarafından vurulmayı ve mağduriyet kazanmayı
tercih edecektir. Bunun için de İran, İsrail tarafından vurulmaya çanak
tutacaktır. Yani, birisi vurmaya, ötekisi de vurulmaya muhtaç durumda-
dır.

Demek oluyor ki, İran'ın vurulmaktan başka şansı yoktur!

İran vurulurken Türkiye'nin tarafı ne olacaktır?

Çevresinde sıfır sorun politikasi güden Türkiye, İran vurulurken tarafsız
kalmayı tercih edecektir.

İran vurulunca ne olacak?

Esad'ın zulmüne destek veren İran'ın vurulduğu gün, Suriye'nin zalimlik-
te azgınlaşmış diktatörü kendiliğinden iktidardan düşecektir. Eğer düş-
mezse, Mehdi'nin yumruğuyla Mesih'in yumruğu birleşip Esad'ın kafa-
sını ezecektir. Burada Türk ve Arap savaşçılardan oluşan bir ordu, Meh-
di'nin yumruğunu; ABD ordusu da Mesih'in yumruğunu temsil eder. Sa-
yın Obama, Mesih'in yumruğu olmasını bilmelidir.

Allah'ın Mehdisi'nden gelen bu sözler, ABD Başkanını çaresizlik ve ka-
rarsızlıktan kurtaracaktır.

Not 1: Sayın Obama, hiç şüphesiz "Mesih" değildir. Fakat Suriye dikta-
törünün devrilmesinde "Mesih'in Yumruğu" vazifesini görebilir.

Not 2: Rusya ve Çin'in Suriye hakkındaki vetosu yanlış olmuştur. Rus-
ya ve Çin bu yanlışını, Suriye diktatörüne cinayetlerine derhal son ver-
mesi çağrısında bulunarak düzeltmelidir.

Not 3: Türkiye, Ortadoğu liderliğini omuzlamak istiyorsa, Suriye hakkın-
daki kararını hemen vermeli ve gerekeni yapmalıdır. Bu konudaki karar-
sızlıklar, Suriye diktatörünün cinayetlerini artırmaktadır.

Not 4: Bu bildiri, uluslararası diplomatik platformda paylaşıldı.

Zaman: Yeni Çağ'ın onikisi, Şubat başı.
Mekan: Avrupa.
Makam: Geleceğin Senaryosu.
Boyut: Muranizm.

YAYINLAYAN
AVRUPA MURANİSTLERİ
* * *